|
||||
|
|
|||||||
|
|||||||
|
|||||||
| Felsefe Sosyoloji Psikoloji Felsefe - Sosyoloji - Psikoloji Bilgileri Paylaşımlarınız Bu Forumdan |
![]() |
|
|
Konu Araçları |
|
|
#51 (permalink) |
![]() ![]() ![]() ![]() Giriş Tarihi: 17-03-2006
Yer: misin yemez misin?
Mesajlar: 4,447
Rep Puanı: 18393537
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]()
|
Anaksimandros
Yunan doğa filozofudur (M.Ö. 610-545). Miletos'da doğmuş olan Anaksimandros, astronominin kurucusu ve ilk kez bir kozmoloji ya da dünya üzerine sistematik felsefe görüşü getiren filozof olarak kabul edilmiştir. Thales gibi dünya tarihinde ilk kez doğayı; metafizik, mistik ya da mitolojik düşüncelere sapmadan, akılcı ve objektif bir yöntemle araştırmıştır. Güneş ekseninin eğriliği, özellikle güneş saati gibi birçok keşif ona mal edilir. Bilinen ilk dünya haritasının onun yaptığı, göklerin kutupyıldızı etrafında döndüğünü onun belirttiği söylenir. Thales'den sonra Miletos okulunu yöneten, Karadeniz kıyılarında, Apollonia'da bir koloni kuran Aniksimandros, evreni açıklamaya çalıştı ve onu sonsuz (apeiron) diye tanımladı. Anaksimandros'un sonsuzu belirsiz bir maddedir; içinde çeşitli karşıtlar bulunur (soğuk ve sıcak, kuru ve yaş gibi). Bu karşıtlar, ancak ortaya çıktığı zaman birbirlerinden ayrılır. Her doğumun karşıtların ayrılışı, her ölüm karşıtların sonsuzda birleşmesidir. Anaksimandros'a göre insan, balıktan gelir; çünkü balığın kökeni insanlarınkinden daha kolay açıklanabilmektedir. Bu bakımdan Anaksimandros, evrim kuramlarının öncülerinden sayılabilir. |
|
|
|
|
|
#52 (permalink) |
![]() ![]() ![]() ![]() Giriş Tarihi: 17-03-2006
Yer: misin yemez misin?
Mesajlar: 4,447
Rep Puanı: 18393537
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]()
|
Anaksimenes
(M.Ö. 550 - 495) M.Ö. 500 yılından biraz önce ölen Anaksimenes, Anaksimandros'un öğrencisidir ve Milet Okulunun sonuncu filozofudur. Ondan sonra İranlılar tarafından alınarak yakılıp yıkılan Milet (M.Ö. 494) ile birlikte Yunan felsefesinin bu en eski düşünüşü sona ermiştir. Anaksimenes'in kendisinden sonrakilere ulaşan yapıtı, fizikçilerin geleneğine uygun olarak: "Doğa Üzerine" adını taşır. Aristo'nun aktardığı bilgilere göre, Anaksimenes'in düşünceleri daha çok Thales'e yakındır. Bu durum, Anaksimandros'a göre bir gerileme sayılabilir. Thales'te olduğu gibi, Anaksimenes de dünyanın düz bir tekerlek (kurs) olduğunu varsayar. Ancak Anaksimenes'e göre, dünya hiçbir şeye dayanmaksızın havada durmaktadır. Ayrıca Thales'in "su" ana maddesinin yerini Anaksimenes'te "hava" alır. Böylece Anaksimandros'un aksine, ana maddeyi sınırlandırır, yani belirli bir madde ile bir tutar. Anaksimenes'in, Thales'teki su yerine neden havayı koyduğunu anlamak güç değildir. Thales'in ana madde olarak suyu alması, suyun yaşam açısından taşıdığı önemden kaynaklanır. Aynı şeyler ve hatta daha da çok, hava için de söylenebilir. Bir kere havanın kapladığı alan sudan daha geniştir. Havanın fırtınaları suyunkinden daha şiddetlidir. Son olarak, yaşayan varlıklar için hava sudan çok daha önemli ve gereklidir. Anaksimenes havayı suyun yerine koymakla ana maddeyi yine belirli bir şeye dönüştürmüş oluyor ve Thales'e yaklaşıyor. Bununla birlikte öteki bazı noktalarda Anaksimandros'tan da ileride olduğunu söyleyebiliriz. "Ruh" kavramı ile ilk kez Anaksimenes'te karşılaşıyoruz. "Tüm canlıların ruhu vardır" diyen Anaksimenes, doğada canlı-cansız ayırımını ilk kez yapan düşünürdür. Ona göre canlı olanı ayakta tutan ruhtur. Ruh bedenden ayrılınca bedenin çürümesi bunun kanıtıdır. Ruh nedir? Ruh solunan havadır. Son nefes ile birlikte ruh bedenden ayrılır. Bu görüşü ilk kez Anaksimenes bulmadı, çok önceleri biliniyordu. Eski dillerin çoğunda ruh ile soluk aynı anlamdadır. İnsan yaşadığı sürece solunum yapar. Solunum yapıldığı sürece ruh bedende kalır. İnsanın soluk alışı bitince ruh ve yaşam onu terkeder, ondan ayrılır. Bunun içindir ki hava yaşatan, yaşamı sağlayan unsurdur. Anaksimandros varlıkların Apeiron'dan çıkışlarını belirsiz bir biçimde açıklamıştı, yalnızca zıt niteliklerin oluşumuna dikkat çekmişti. Oysa Anaksimenes doğanın oluşumuyla ilgili çok daha somut, çok daha açık olan düşünceler üretmiştir. Ona göre herşey havadan oluşur. Hava hem gevşeyen ve hem de sıkışabilen bir şeydir. Hava gevşeyince yukarıya doğru yükselen ateş olur. Hava sıkışınca önce buhar ve duman olur. Bu duman ve buhar bulutları daha çok sıkışınca yağmur olur, su olur. Suyun sıkışması sonunda önce çamur, sonra toprak, en sonra da taş olur. O halde ateş-su-toprak öz olarak hava ve onun gevşeyip sıkışmasının dereceleridir. Böylece Anaksimenes, Anaksimandros'un doğa oluşumunu belirsiz ve yetersiz açıklayışı yerine somut ve net bir açıklama şekli getirmiştir. Doğanın oluşumunun bir yasaya bağlı olduğu noktasında ise iki düşünür de aynı görüştedir. Anaksimenes'e göre de, tek tek maddelerin ana maddeden oluşması ve belirli bir biçim kazanması olayı bir yasaya uygun olarak tamamlanır. Anaksimenes'in düşünceleri İlkçağda çok etkili olmuştur. Onun düşüncelerinin izlerini, kendisinden sonraki pekçok düşünürde görüyoruz Bu düşüncelerin geniş bir alana yayılmasında, Milet'in İranlılarca alınması ve tahrip edilmesi sonucu öğrencilerinin her yöne dağılmaları etkili olmuştur. Anaksimenes, aynı Anaksimandros gibi bir fizikçi, bir doğa bilginidir. Onun da öncelikle doğa olaylarıyla ilgilendiğini görüyoruz. O da doğa olaylarını, bir doğa bilimcisi gibi açıklamak istemiştir. Bunun içindir ki, onun açıklamalarında da dinî yorumlara rastlanmaz. O da eserini, ölçülü ve yansız bir anlatımla yazmıştır. Bundan sonra göreceğimiz filozoflar ise özellikle bu açıdan farklıdırlar. Bunları izleyen dönemlerdeki filozofların, özellikle mitolojik ve dini düşüncelere yöneldiğine, dini ve mitolojik düşünceye büyük önem verdiklerine tanık oluyoruz. Milet Okulunun üç filozofuna Aristo, haklı olarak, "fizikçiler" adını vermiştir. Çünkü bu üç düşünür de, yalnızca doğa ile ilgili konulara eğilmiştir. Üç düşünür, doğa olaylarını yine doğal nedenlere bağlı kalarak açıklamak istemiştir. Kuşkusuz bunlar zaman zaman Tanrılardan da söz etmişlerdir. Onlar Tanrılar ile doğadaki yaratıcı ve yapıcı gücü anlamıştır. Gerçi Anaksimenes ruhtan da söz etmiştir, fakat ondaki ruh, yaşamı ayakta tutan, yaşamı sürdüren "nefes"ten başkası değildir. Bu üç düşünürde din ve ahlâk problemleri önemli yer tutmaz. Nitekim bunların yapıtlarında şiirsel bir anlatım yerine ölçülü bir düzyazı kullanmaları bunu doğrular. |
|
|
|
|
|
#53 (permalink) |
![]() ![]() ![]() ![]() Giriş Tarihi: 17-03-2006
Yer: misin yemez misin?
Mesajlar: 4,447
Rep Puanı: 18393537
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]()
|
Anselmus (1033 -1109) Şimdi de biraz geriye giderek Ortaçağın ilk dönemlerine dönelim: İlkçağın son dönemlerine paralel olarak Kavimler Göçü sonunda, Antik dönemden süre gelen bir çok kültür değerlerinin Avrupa kıtasında yok olduklarını söylemiştik. Bu nedenle Batıda 500-1000 yılları arasında kültür yönünden bir huzur dönemine rastlıyoruz; oysa, gördüğümüz gibi, Doğu aynı dönemde canlı bir düşünce yaşamını algılamıştı. Batıda düşünce yaşamı 1000 yıllarında canlanmaya başlamıştır. Bu canlanma Kilisedeki bir hareketle ilişkilidir. X. yüzyılda kültür yönünden büyük bir çöküş yaşamış olan Katolik Kilisesi, bundan sonraki yüzyılda enerjik ve yenilikçi papazlar yardımıyla yeni bir hayata kavuşmuştur. Katolik Kilisesine bu canlılığı getirenler arasında, özellikle Papa VII. Greguar ile öğrencisi Anselmus'u (1033-1109) sayabiliriz. Aslen İtalyan olan Anselmus, önce Kuzey Fransa'da bir kilisede rahiplik yaptıktan sonra İngiltere'de Canterbury Başpiskoposu olmuş ve 1109 yılında bu görevindeyken ölmüştür. Anselmus'un belli başlı eserleri bize kadar ulaşmıştır. Ortaçağ'ı ilgilendiren başlıca konunun, insanın Allah ile olan ilişkileri olduğunu biliyoruz. Bu konuyu Ortaçağ felsefesi, dinin dogmaları yönünden yanıtlar. Çünkü bu çağa göre gerçek zaten din kitaplarında bulunmaktadır. Bu nedenle yapılacak tek şey, dogmayı savunmak ve temellendirmektir. İşte, her şeyden önce bir teoloji olan Ortaçağ felsefesi için, Anselmus tipik bir örnektir. Anselmus doğa ile hiç ilgilenmez, ruhtan çok az söz eder, onun tüm görüşleri "Allah" düşüncesi etrafında toplanmıştır. Onun için Allah tüm varlığın ağırlık merkezidir. Anselmus'un tüm çabası kutsal vahiy olan dogmaları savunmak ve temellendirmektir. Oysa iki yüzyıl sonra, Skolastiğin parlak döneminde tümüyle başka bir görüntüyle karşılaşacağız. Anselmus'un tipik temsilcisi olduğu Skolastiğin ilk döneminden parlak dönemine geçiş, "Aristo "nün eserlerinin tanınması ile mümkün olmuştur. Aristo'nun eserleri İslâm felsefesi aracılığı ile öğrenilmiştir. Yani bu eserler Arapça çevirilerinden Lâtinceye çevrilmiştir. Aristo'nun eserleri "doğa" konusundaki ilginin yeniden uyanmasına neden olmuştur. Henüz Skolastiğin ilk döneminde yaşayan Anselmus, doğa konusuna hemen hemen hiç ilgi göstermemiştir. Oysa Skolastiğin parlak döneminde, söz gelişi Aquino'lu Thomas da, doğaya ait geniş bir ilgiye, Aristo'ya göre ayarlanmış bir doğa felsefesinin var olduğuna tanık oluyoruz. Skolastiğin bu iki dönemi arasında başka bir farklılık daha oluşmuştur. İlk dönemin temsilcisi olan Anselmus, Kilisenin "tüm dogmaları"nı akla uygun duruma getirmek isteyen tam imanlı bir Hıristiyan'dır. Skolastiğin parlak dönemi, iman ile kabul edilmesi gereken dogmalarla, akıl ile aydınlanması mümkün olan dogmalar arasında bir ayırım yapar. Bu ikinci dönem için iman ve felsefe birbirine uygun olan iki alan değildir. Aksine iman aklı tamamlar. İmanın birtakım sırları vardır ki, bunlara yalnızca inanmak gerekir. Ancak Allah'ın kendisi, varlığı gibi konulan akılla temellendirmek mümkündür. İşte Skolastiğin "son dönemi", özellikle bu yönden daha ileri bir adım atarak, akıl ile kavranabilecek dini gerçeklerin sayısını büsbütün azaltmıştır. Bu son dönem Allah'ın varlığını bile akılla temellendirmenin mümkün olduğunu reddeder. Böylece Allah'ın varlığı konusunu da bir iman meselesi yapar. Böylelikle ilahiyat ile felsefe tümüyle birbirinden ayrılmış olurlar. Felsefe ancak bilinmesi mümkün olanı, özellikle doğayı; iman ise akıl tarafından kavranmalarına olanak bulunmayan dini gerçekleri konu alır. Batıda Skolastiğin "üç" dönemi vardır: Anselmus'un tipik temsilcisi olduğu ilk dönemde felsefe, kurgusal ilahiyattır. Bu dönem, en yüksek dini gerçeklerin akıl ile aydınlatabileceğine inanır. Oysa ikinci dönemde, yani Aristo'ya dayandırılan parlak dönemde, felsefe ile ilahiyat artık biri ötekinden ayrılmaya başlar. Bu döneme göre dinin ancak bazı temelleri akıl ile çözümlenebilir, geriye kalanlara yalnızca iman etmek gerekir. Skolastiğin son döneminde felsefe ve ilahiyat biri ötekinden tam anlamı ile ayrılır. Öncelikle "bilmek nedir?" sorusundan hareket eden Anselmus, "bilmek düşünmektir, gerçeği çıkarabilmektir" diyor. Gerçek ise, ancak kanıtlanarak bilinir. Gerçek dediğimiz şey nedir? Gerçek, bilgimizin realiteye "uygun" olmasıdır. Her düşünce kesinkes bir "var olana" geri döner. Her var olan ise "mutlak bir varlığı", yani Allah'ın bedenini şart koşar. O halde biz, "var olan Allah" olmaksızın düşünemeyiz. Anselmus bu düşüncesini, Allah'ı kanıtlamak için bir delil olarak benimser. Yani ona göre mutlak varlığın, yani Allah'ın, varlığını gerektirmeyen hiçbir düşünce gerçek olamaz. Bu düşüncenin temelinde Eflâtun'un ve özellikle Yeni Eflâtunculuğun etkileri olduğunu kolayca fark edebiliriz. Çünkü Plotin'e göre de "var olan" ancak mutlak varlığa katılarak var olur. Nitekim Skolastiğin ilk dönemi "Yeni Eflâtunculuk"un etkisi altındadır. Bu ilk dönem için Aristo'nun etkisi henüz söz konusu değildir. Anselmus'un öteki bir yapıtında, sonraları felsefe tarihinde çok ünlenen ve Yeniçağda Descartes tarafından yeniden ele alman ikinci bir Allah kanıtını; "ontolojik kanıt"ı bulur. Bu kanıt ile Allah'ın varlığı aşağı yukarı şöyle belgelenir: Biz Allah deyince genellikle "en büyük olan"ı anlarız. Şimdi bir yandan Allah'ın var olduğunu öte yandan var olmadığını düşünelim. Var olan bir şey var olmayana oranla daha büyüktür. Allah'ı var varsayarak büyüklüğüne bir şey eklemiş, var olmadığını düşünürsek büyüklüğünden bir şey eksiltmiş oluruz. Oysa Allah'ın "en büyük" olduğunu düşünüyoruz. Bunun için onun ancak var olabileceğini çıkarırız. Yani "en büyük" diye düşündüğümüz bir şeyin kesinkes var olduğunu kabul etmek gerektir. Aksi hâlde çelişkiye düşeriz. Dikkat edilirse, bu kanıtla, "Allah" kavramından, Allah'ın varlığı çıkarılıyor. Anselmus bu kanıtlamasında tam bir rasyonalisttir. Bilmek, objeler konusunda kavramlar oluşturmaktır. Ancak öyle bir kavram vardır ki, Allah kavramı, bu kavramı yalnız "düşünmekle", dayandığı objeyi tanıyabiliriz. Zaten her akılcı bilgi bizi zorunlulukla, bu ontolojik kanıt cinsinden, hiçbir şekilde deneye dayanmayan bilgilere götürür. Her rasyonalist felsefede öyle bir kavram vardır ki yalnızca düşünmekle, kendisine karşılık olan objeyi anlamak mümkün olur. Ontolojik Allah kanıtına daha Anselmus'un sağlığında karşı çıkılmıştır. "Bu metod ile her şeyin varlığını kanıtlamak mümkündür" diye eleştirilmiştir. Anselmus kendisine karşı çıkanlara şu yanıtı verebilirdi: Allah kavramından başka bütün öteki kavramlar objeleri ile "sınırlandırılmıştır". Yalnızca Allah "mutlak varlık" olarak düşünülebilir. Kendilerini yalnızca hiçbir objenin karşılayamadığı kavramlar düşünülebilir. Roma kentini hem var hem de yok bir kent diye düşünebiliriz. Oysa Allah'ı hem var hem de yok diye düşünemeyiz, çünkü Allah mutlak varlıktır. Anselmus'un kişiliğinde tipik temsilcisini bulan Skolastiğin ilk dönemi için karakteristik olan yan, bu dönem felsefesinin, dinin son sırlarını da akılla temellendirmeye kadar giden bir ilahiyattan oluştuğudur. "İnandığımı sonradan aklın da aydınlattığını görmek için inanıyorum" diyen bu dönem için, iman öncelik taşır. Bu dönemin başka bir karakteristik yanı, bilgide kullandığı rasyonalist metottur. Gözlem ve deneyin bu dönemde hiçbir etkinliği yoktur. Çünkü ilahiyatın dogmalarını deney nasıl temellendirebilir? Bu dönem için bilmek, düşünmektir. Gerçek, yalnızca mantık çıkarımlarıyla kavranmaya çalışılır. Söz gelişi Anselmus'un ünlü ontolojik kanıtı, Allah'ın varlığını yalnızca Allah kavramının analizinden çıkarmak için yapılmış olan tipik bir kanıttır. Allah'ı kanıtlamak için tam anlamıyla rasyonalist bir bilgi metoduna neden ısrarla başvurulduğunu anlamak güç değildir. Düşünmenin, insan ruhunun sınırlan içinde kalan düşünmenin, dıştaki bir olayı kavradığından nasıl emin olunabilir? Tümüyle sübjektif olan düşünme ile dışardaki bir realite arasındaki köprü, bu ontolojik kanıt ile kurulmak isteniyor. Dıştaki bir varlığa da dayanmakta olduğunu mantıksal bir çıkarımla kendisinden elde edebileceğim tek bir kavram vardır: Allah kavramı. Ontolojik kanıtın mümkün olması için bir koşul daha vardır: Allah'ın mutlak varlık ile aynı olması ve her var olanın bu mutlak varlığa katılması gereği. Dikkat edilecek olursa, Anselmus'un ontolojik kanıtının, Eflâtun ile sıkıdan sıkıya ilgisi olduğu görülür. Bundan önce de söylediğimiz gibi, Skolastiğin ilk döneminin Eflâtuncuğu, sonraları tüm Ortaçağ boyunca süren bir konuya, "tümeller tartışması"na yol açmıştır. Tümel kavramlar nedir? Acaba tümel kavramlar reel bir varlığa sahip midir? Yoksa yalnızca aralarında ortak oranlan içeren şeyleri mi gösterir? Bu son düşüncenin, yani isimciliğin (nominalizmin), Skolastiğin daha ilk dönemlerinde var olduğunu söyleyebiliriz. |
|
|
|
|
|
#54 (permalink) |
![]() ![]() ![]() ![]() Giriş Tarihi: 17-03-2006
Yer: misin yemez misin?
Mesajlar: 4,447
Rep Puanı: 18393537
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]()
|
Antisthenes (M.Ö. 444- 365) Yunan filozofu. Atina'da doğan, Gorgias ve Sokrates'den ders alan Antisthenes, Tanagra savaşında (M.Ö. 426) çarpışmıştır. Sokrates'in ölümünden sonra kendi okulunun başına geçip Kinik felsefenin kurucusu oldu. Sokrates'in en çok kanaatkârlık öğretisinden etkilenmiştir. Özellikle uygulama yönü ağır basan bir ahlak anlayışını benimseyerek, gerçek erdemin kişinin kendine egemen olmasına, tutkularından ve öbür insanlara bağımlılıktan kurtulmasına dayandığını savunmuştur. Kinikler gerçek mutluluğun maddi olanaklar, politik güç ya da sağlıklılık gibi dış özelliklerden oluşmadığını vurgularlar. Onlara göre gerçek mutluluk bu tip rastlantısal ve geçici şeylere bağımlılıktan kurtulmakla edinilir. Mutluluk tam da bunlara dayanmadığı için herkes tarafından elde edilebilir. Bir kez ele geçirilince de elden gitmez. Kinikler insanın sağlıklı olmaya kafa yormalarının gerekmediğini söylüyorlardı. Acı ve ölümü de dert etmeye gerek yoktu. Aynı şekilde başkalarının acılarıyla da ilgilenmiyorlardı. |
|
|
|
|
|
#55 (permalink) |
![]() ![]() ![]() ![]() Giriş Tarihi: 17-03-2006
Yer: misin yemez misin?
Mesajlar: 4,447
Rep Puanı: 18393537
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]()
|
Aphrodisiaslı Aleksandros
(M.Ö. III y.y. - II. y.y.) Sonraki dönemde Peripatos okulunda özellikle "tarihsel bilimler'' önem verilmiştir. Bu dönemden din ve müzik tarihine ait bazı metinler günümüze kadar gelebilmiştir. Daha sonraki dönemde ise, M.Ö. I. yüzyılda, Peripatos'çular Aristo'nun eserlerinin toplanması, bunların açıklamaları ve yorumları ile ilgilenmişlerdir. Özellikle dil çalışmalarını büyük bir dikkatle yapmışlardır. Aristo'nun bugün elimizde bulunan eserlerini, bu Peripatos'çuların titiz ve tutarlı çalışmalarına borçluyuz. Bu yorumcuların en ünlüsü Aphrodisias'lı Aleksandros'tur. Çeşitli yöndeki çalışmaları sayesinde Peripatos okulu, özellikle "bilim dallan" alanında yapılan araştırmaların temelini oluşturmuştur. Aristo, Yunan bilim ve felsefesinin gelişiminde bir dönüm noktasıdır. Aristo'ya gelinceye kadar bilim ve felsefe birbiriyle kaynaşmış durumdaydı. Aristo ile birlikte bağımsız bilimler, o zamana kadar genel bilim niteliğindeki felsefeden ayrılarak, birer "uzmanlık dalı" şeklinde gelişme göstermiştir. Bu gelişme en yüksek noktasına Atina'da değil de İskenderiye'de ulaşmıştır. İlkçağın sonlarına doğru İskenderiye bilimsel araştırmaların merkezi olmuştur. O zamanki Mısır hükümdarının yardım ve katkıları sonunda tüm bilimler atılım yaptılar, ancak bu konuda aşırılığa kaçıldı. Uzmanlıkta o denli uç noktalara gidildi ki, sonunda "bütün" gözden kaçırıldı, bir sürü önemsiz ayrıntılar arasında boğulup kalındı. |
|
|
|
![]() |
| Bu konunun kısa yolunu aşağıdaki sitelere ekleyebilirsiniz |
| Konu Araçları | |
|
|
ForumTR Mail'den Ücretsiz Bir Mail Almak veya Mail'inizi Okumak İçin Tıklayınız.
Almanya Vizesi | Rusya Vizesi | Ukrayna Vizesi | Fransa Vizesi | Vize İşlemleri | Almanya Otelleri | Tatil | Haberler | Telefon Santrali | Daily News
Sitemiz bir forum sitesi
olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini önceden onay olmadan anında
siteye yazabilmektedir,
bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk
yazan kullanıcılara aittir,
yine de sitemizde yasalara aykırı unsurlar
bulursanız sikayet@frmtr.com email
adresine bildirebilirsiniz, şikayetiniz incelendikten sonra en kısa sürede
gereken yapılacaktır.
Report Abuse, Harassment, Scamming, Hacking, Warez, Crack, Divx, Mp3 or any Illegal Activity to
abuse@frmtr.com