Reklamsız Forum İçin Tıklayınız. * FrmTR Sohbet Kontrol Panelinizde. * FrmTR'nin resim sitesi Resimci.Org yayında
Forum TR
Go Back   Forum TR > > >
FrmTR'ye Reklam Vermek İçin: [email protected]
Cevapla
 
Konu Araçları
Eski 13-01-07, 00:14   #1
Adrenalin

Post Ailede Demokrasi


1 - HER ÇEŞİT TOPLUMUN TEMELİ VE ÖRNEĞİ OLAN AİLE

İnsan türü aile ile başlamıştır. Ailelerle devam ettiği ve bir aileye inhisarı düşünülebilirse yeniden başlamak için bu’ ailenin yeteceği kanıtı da açıktır.. Biribirinin benzeri olan üç yaratık insanlığa ilişkin, fakat eşit olmadıkları, baba, ana ve çocuk gibi türlü görevleri bulunduğu için aileyi meydana getirirler: bu doğa] ve zorunlu kuruluştur. Çünkü baba ve ana ve çocuktan daha çok veya daha az kişiden bileşik aile düşünülemez.
Bu sebeple, temel bakımından monoğam monogamie, yani yalnız bir erkekle bir kadının evlenmeğinden meydana gelmiştir. Poligami polygamie veya birbiri ardınca birkaç evlenme, hiçbir kadının kendi ailesini meydana getirmesi dolayısıyla bir aile. değil, birkaç ailedir.
Birincisi yaşarken bir veya birkaç kadın almayı erkeğe izin verildiğinden dolayı bugünkü veya umulan temel poligamie olan boşanmadan söz ederken, poligaminin etkilerinden de söz açacağız.
Buda bir aile, kendilerine benzeyen bir yaratığa hayat vermek için canlı yaratıkların birleşmesidir.
Fakat insan türü , meydana getirilen yaratıklardan değil korunulan yaratıklardan meydana gelir. Hayvan kendine benzeyenleri korumak üzere değil belki yalnız onlara hayat vermek üzere geçici bir aile hayatı yaşar. Bir kere doğum oldu mu, baba, ana, yavrular birbirlerine yabancı yaşar, artık birbirlerini tanımazlar.
Fakat hayvan, yavru yetiştirmek için geçici bir aile hayatı yaşama da, ahlaksal bir yaratık olan insan ailenin yetiştirdiği yaratıkları korumak için toplum durumunda yaşar hayvan tam doğar, korunma için kendi türünden hayvanlardan öğrenecek bir şeyi yoktur; İnsan olgunluğu yetenekle doğar; kendi gibilerin toplumundan her şeyi almaya zorunludur. Çünkü gerek maddesel olarak, gerekse manevi olarak relatif evriminden kendini koruyabilir ; nasıl ki meşe kozalağı meşe olunca ölürse çocuk ta büyüyünce ölür.
Bir an için, her toplumun başladığı aileye dönelim. Cicoren ‘Primo soeistosin iso conjugio eset” (ilk toplum evliliğin kendisidir) demiştir. İktidar, yani yetiştirmek ve korumak, veya çocuğuna. kendini koruması için bilmesi gereken her şeyi öğretmek ‘vasıtasını, söz. yoluyla vererek onun zekasını geliştirmek irade ve etkisi badada bulunur.
Baba, yetiştirmede olduğu gibi korumada, iktidar irade ve etkisinin yerine getirilmesine katılan ana vasıtası veya aracılığıyla iş yapar.
Bu iradeye, bu etkiye bağlı olan çocuk, yetiştirme de olduğu gibi korumada da, her ikisinin mahsulüdür. Ve her ikisinden çıkmıştır.
Örneğin hayvanların ailelerinde bile ortak olan baba, ana, çocuğun maddesel ve özel denyimleri yerine, zeki yaratığı anlatan topluma ve hatta her topluma uygun olan ve yalnız ona uygun olabilen manevi ve genel iktidar , memuriyet, uyruk sosyal kişilerdir. Memuriyet, uyruk deyimlerini koyalım. İktidar, memuriyet, uyruk sosyal kişilerdir.
İnsan, hayvan gibi giyinmiş ve sil olarak doğmaz : öğretim eğitimi örnek bile olmaksızın, hayvana kendisine yararlı veya zararlı şeyi ayırtan avını aratan veya düşmanından sakındıran o kişisel sakınç iç güdüsünü doğadan almıştır; hayvan tekrar ederim, tanı olarak doğar.ona öğrettiği şeyler bizim gereksinimlerimiz, hazlarımız onunkiler için değildir: insan, olgunlaşma yeteneğiyle doğal; yaşamayı öğrenmesi sakınmaya gerekli olan her şey hakkında zekasıyla karar vermesi, gereksinimlerini gidermeye ve yatkınlıkla gelişmesine engel olan şeylere karşı organları aracılığıyla karşı koyması gerektirir.
Bu sebeple hayat yolunda kendinden önce geçenler den her şeyi, fikirlerini hem başkaları hem de kendisi için anlatmak üzere söz söylemeyi öğrenmesi gerekir, Şu halde dinlemeli itaat etmelidir. İnsanı biraz daha iyi olgunlaşmış bir hayvan kabul eden maddiyatçılara nasıl anlatacaklarını sormak isterim, bunlar hayvanda pek kısa süren gebelik ve beslenme acğında kaba bir durumda görünür.’ ondan sonra’ baba ana yavrular artık birbirlerini tanımazlar; fakat uygar insanda belki de daha çok yaban adamda aynı aile organları arasında o kadar sağlam düğümler o kadar tatlı ve kuvvetli, çocukların hayatınca sürüp giden bağlar meydana getirir ki ana babanın ölümünde sonra da devam eder. Çocuğun , birleştikleri vakit, onu düşünmekten uzak yalnız kendi kişisel tatminlerini düşünen ana babaya karşı hiçbir şey borçlu olmadığını öğreten o filozoflara insanın doğası varolduğu görünmeyen ve çoğu eğilimlere ağır gelen bütün bu itaat ve saygı huylarının neden ileriye geldiğini sormak isterim. Şüphe etmeyelim bir kutuptan öteki kutpa: “babanı ve ***** sevgi ile anacaksın” sesi işitildi, .sonsuzluğa kadar da işitilecektir yalnız odur ki insan ailesini hayvanlıktan çıkarsın ve toplum düzeyine yükseltebilsin.( De Donald , 1830, s-91)
ÇEŞİTLİ HISIMLIK ÖRNEKLERİ
Çocuk yapma olayının sosyal ve kanunsal sonuçlarını gerektiren kan bağı, bahadan akrabalık gelir. Aynı anadan ve gözlem çevresi genişletilecek olursa; aynı baba ve aynı anadan fertler arasında bir hısımlık görülür. Buna ana hısımlığı cognatiqne sistemi derler.
Hısımlığın kuruluşunda önemli olan ikinci unsur, bir ad altında birlikte yaşayan ve ortak bir soydan gelen üyelerden bileşik aile ile ilgili kümedir. Buna da baba hısımlığı agnatigue veya bir tek ailenin birleşmelerinden hasıl olan bir taraflı akrabalık derler. Genellikle örneğin bizim patriarkal döl sistemimizde akrabalık, erkek üyeler tarafından kurulur, fakat kadınlar üzerine, kurulu bir sistem ortaya koymak ta mantık bakımından doğrudur.
Bu iki hısımlık örneği arasında var olan anlaşmazlığın önemli sosyal sonuçları vardır, bunların şu yolda bir şeması yapılabilir; ana hısımlığı bir çiftten başlar ve bir örümcek ağı gibi ilk çiftin çevresinde gelişir. Küme, hiçbir vakit çok yoğun değildir, çünkü başlangıçta her biri diğer iki kişiden yetişen iki kişiden başlar, o. Biçimle dört büyük ana babalık “babanın ana babaları ve anneleri” ve sekiz dede ve kadın ninelik “büyük ana ve babaların anaları ve babalan” vardır. Babadan hısımlığa gelince tersine şema tepesisin de adet oluğu üzere aile babasını Parter famililias bulunur. Ağaç bir kökten çıkmıştır ve dalları çeşitli yönlere uzanır. Tepeden kendinden daha aşağı üyeleri kendi yönetim potestas’ı altında bulunduran bu ilk baba ile çocukları torunlardan ve yeğenler de bir küme de meydana getirir.
Sonunda üçüncü olarak ne döle, ne aileye doyurup dinle ilgili bir düşünüşe dayanan ve ne tümüyle ana ile, ne de tümüyle baba ile olan ilgili totem sistemi vardır. Dünyanın her kısmında buna rastlanır Bir hayvan, bir bitki, hatta atmosferik olay “bulut yağmur. vs.” ile sembolleşmiş mitik (mythique) bir atadan başlarşarak, yalnız insansal bir hısım tanıyan bütün bir küme üyeleri arasındaki hısımlığı kabul ederler Örneğin “Omaha Omahas’ larda ‘mandalar» klanını görüyor klanın adamlarından biri öldü mü onu bir manda derisine et tarafından sararlardı klanın markası yüzüne konurdu, arkadaşları da kendisine şöyle seslenirlerdi.
“Sen hayvanlara - mandalara doğru gidiyorsun atalarınla birleşeceksin dört canın dört yöne gittiği yere gidiyorsun Kuvvetli ol.” mandalar klanının ikinci bir derecesi olan anga kılanında tören bunun benzeri idi ve ölüye “buraya gelmek için hayvanları bıraktın, şimdi onlara dönüyor Buradan gider gitmez önüne doğru yürümekte devam et.” derlerdi. ( Vinoprodoff Paul , 1924 , s-215)
2 - KLAN VE AİLE
Aynı klanın üyelerine aralarında üremeli olarak birleşmeyi yasaklayan kurala , dışardan evlenme ( exogaima) derler.
Birbirlerini akraba gibi kabul eden, fakat. yalnız bu hısımlığı ayni totemin taşıyıcısı olmak gibi çok özel bir işaretle’ tanıyan kişilerin kümelerine bu adı veriyoruz. Totem de bu kümeye başlangıç olan aynı zamanda hem simgelik, hem de ortak isimlik eden canlı veya cansız, genellikle bitkisel veya hayvansal bir yaratıktır. Totem’ bir kurt ise, klanın bütün üyesi atalarının bir kurt olduğuna ve sonuç olarak kendilerinde kurttan bir şey bulunduğuna. inanırlar. Bundan dolayı kendi kendilerine şöyle adlanırlar: Kurtlar. Bu sebeple böyle anılan klan, aile ile ilgili bir toplumdur, çünkü kendilerinin aynı kökten’ geldiklerine inanan kişilerden topludur.. Fakat hısımlığın belli kan hısımlığı ilgileri üzerine değil, yalnızca totem birliği üzerine dayanması bakımından diğer çeşit aileler den ayrılır.. Klanda olanlar birbirlerinin’ kardeşi, baba sı, yeğeni oldukları ve hepsi falan bitki veya falan hayvan adını taşıdıkları için akrabadırlar. Klan, öyle sözlü değil, belki ‘yerli bir temeli olan kabile, köy gibi bütün kümelerden . de başkadır. Bu toplumlar ya hiç totem kullanmasını bilmezler, veya bir totemleri olsa bile (ki çok az olur) bir artakalmış (survivance) ün başka bir şey değildir, ve önemsiz bir rolü vardır. Aileye kabulü naturalisation yapan o değildir, nasıl ki bugün filan veya falan - adı - taşımak; kendi başına, bizi filan veya falan - ailenin üyesinden yapamıyor. Bu sebeple klanın ayırt edici özelliğini meydana getiren olay totemdir...
Klan, birlikte ve çocukları yanında oturan; kardeş ve kızkardeş gibi, doğrudan doğruya olmayan collateral akrabalıkla bağlı bir aileler topluluğu da değildir. 0, dediğimiz gibi şu iki ayırt edici niteliği gösterir: Genellikle yekdiğerini kan akrabalığıyla hısım gibi gören, fakat kendilerini hangi belli bağların bağladığını bilmeyen fertlerden kurulmuştur. Kanlarının bir olduğuna inanmaları yalnız niteliği her zaman totem olan aynı atadan geldiklerini sanmalarındandır. Mademki klanın bir soydan gelen şeceresi yoktur ve olamaz o halde hısımlıklarını tanımalarına yardım eden- alamet aynı-totemden gelmiş olmalardır. (Durgheim Emile , 1896 , s.2)





3 – ANA AİLESİNİN GERÇEK NİTELİĞİ
Mademki analık aile , ne ödevlerin bölünmesiyle ne madriarkal ne karışık türlü toplulukla , hatta ne de jenetik karışıldıkların sonuçlarına ilgisizlikle nitelenmiştir. Patriarkal evreye varmış olan asil toplumlardan ne suretle ayırt edilir? Bunun cevabı zor değildir: Analık hukuk toplumun başlıca niteliği, hukuk konusunu anlayıştaki herhangi bir anlayıştır. Doğulu Malenezyılıların Vevesile Menangkabaoların suku’larını karşılaştırmakla oldukça açık bir fikir edinebiliriz. Hukuk konusu, örneğin Japonların atalarındaki Amaterasu gibi varsayışlı bir kadın atadanın kadınlarından gelmiş olan bir aileler kümesi (Sogoi) dir. (Senbolik düşünce, çok kez, bu atalığa bir bitki veya bir hayvan koyar ama bu salt bir kanun değildir.) Bugün, kendi varlığına bilinç olan bir bütün, bir ortak konu meydana getirir, bütün. diğerlerinden açıkça ayrılır, üyesinden inanışları, ayinlere , adetlere bir üstünlük, tartışma kabul etmeyen bir itaat ister. ( Richard Guston , 1909 , s.97)

4 - AİLE ve EVLİLİK KURUMU
Aile bir sosyal kurum olarak bilhassa sosyolog, antropolog, tarihçi ve psikologların yakın ilgi odağı olmuştur. Ancak, her bilim dalının kendi şartlarına göre düzenlenen yöntemi ile teknikleri ve çalışma alanı olduğu için, bilim adamları meseleye kendi açılarından yaklaşmışlardır. Bu sebeple aile hakkında önemli çalışmalar yapıldığı halde, bilim adamları arasındaki ilmi ilişkilerin yetersizliği, aile hakkında gerek siz tartışmalara sebep olmuştur.
Ailenin Kökeni Ve Cinsi Serbestlik
Aile hakkında tartışmaya katılan her bilim adamı kendi bakış açısına göre aileyi tanımlayarak onun tarihİ temellerine değinmiştir. Tartışmalar kısmen siyasi olduğu gibi, kısmen de büyük ölçekli teorilerin yetersizliğinden kaynaklanmaktadır. Bu sebeple çağdaş sosyologlar dan Giddens bir aile tipinden değil de ailelerden bahsetmek gerektiğini, sosyal psikolog Kağıtçıbaşı da bu görüşü savunarak sosyolog Eser gibi her toplumun aile yapısının birbirinden farklı olduğunu ifade eder. Ancak Türkiye’de bu ve benzeri görüşlere rağmen, aile tiplerinin farklılığı ve bu farklılığa göre teoriler geliştirme fikri pek dikkate alınmamıştı Birisinin dediğine sanki gerekçe ararcasına, çok az benzerliklerin dikkate alınmasına rağmen, büyük ayrılıklar yok sayılmıştır. Bize göre, bu durumun en büyük sebebi çalışmalarda izlenen kolaycı ve tenkitten uzak anlayıştır.
Bilindiği’ gibi, her sosyal grubu etkileyen fiziki ve sosyal ortam ile tarihi geçmiş farklıdır. “Ailedeki temel süreçler de ancak onun bulunduğu sosyo-kültürel bağlamda anlam kazanır.” Dolayısıyla en basitin den bu sebepleri dikkate alırsak, farklı ailelerin olabileceğini kabul etmiş oluruz. Giddens’in ağzıyla söyleyecek olursak: ‘Sosyolog ve tarihçiler aileyi bir birim olarak ele almışlardır. Böylece onları oluştura6 bireylerin benzer şartları, kaynakları ve olanakları paylaştıklarını var saymışlardır. Oysa aileler arasında olduğu gibi ailelerin içinde de bir çok eşitsizlik vardır. Tek bir aile biçimi olduğunu varsaymak sınıf, toplumsal cinsiyet ve yaş bağlamında bir çok önemli farkı reddetmektir’
Aile hakkında yapılan tartışmaların en başında gelen konu da ailenin menşei hakkındaki fikirlerdir. Bu konudaki yaygın kanaatlerden biri Morgan’ın çalışmalarıyla başlayan ve Marks ile Engles’in geliştirdikleri teoridir. Bu teoriye göre ailenin menşesi özel mülkiyete dayanır. Yani insanlar önceleri sürüler halinde yaşardı ve aile yoktu. Ancak insanlar toprağa yerleştikten sonra özel mülkiyetle beraber aile de ortaya çıkmış tır. 0. Sayın, bu görüşe şu şekilde yaklaşır: “İnsanların sürüler halinde gezdiği dönemlerde, aileyi bulup..ortaya çıkarmak olanaksızdır... İnsanlar toprağa yerleştikten sonra, bazen aynı kuşaktan olanlar (kardeşler), bazen de dikey kuşaklara mensup olanlar (baba, oğul, torun) birlikte oturarak bir aileyi oluşturuyorlardı” :Ayrıca ailenin “ilkel” toplumlarda olmadığı, onun sonradan teşekkül ettiği fikrinin ilk savunucularından, evrimci anlayışa sahip Morgan’a göre toplumlar “Vahşet” (avcılık), “Bar barlık” (göçebelik ve tarım) ve “Uygarlık” (kent) olarak başlıca üç büyük dönem ve bunların alt kısımlarından geçmiştir. Ona göre, “Vahşet” döneminde insanlar bir aileye sahip değildi ve bu dönemde aile olmadığı için de serbest cinsi ilişki (ensest)vardı. Fakat yazılı tarih döneminden sonra hiçbir sosyal grupta cinsi serbestlik (ensest) görülmemiştir. Bunun sebebini Morgan, şöyle açıklamaya çalışır: İnsanlar bitkisel yiyeceklerle beslenme döneminden balıkçılığı öğrenmeye ve yapay yiyecekler elde etmeye, saban sayesinde de ufak tarla taşımacılığına başlayınca belirli bölgelere yerleşmeye başladılar. Bunun neticesi olarak cinsi serbestlik sınırlanarak ilk aile biçimi, yani Morgan’a göre “erkek kardeşlerle kız kardeşler” arasında yapılan evlilik sonucu aile ortaya çıkmıştır.
Morgan’a bazı eleştiriler olmuştur ve bunlardan biri onun eserine giriş yazan antropolog E. R. Leacock tarafından yapılmıştır. Ona göre genel kabul edilen görüşün aksine avcılık ve toplayıcılık yapan toplumlar da çekirdek ailelerden kurulmuşlardır. “Cins? misafirperverlik” veya bayramlarda görülen “cins? izin” Morgan’ın ifade ettiği gibi ”grup evliliği”nin bir kalıntısı değil, tek eşle evliliğin neticesi olarak görülen bir sosyal sapmadan ibarettir.
Fonksiyonalist teorisinin önemli temsilcilerinden antropolog Mali Nowski’ye göre de Malinezya yerlilerinde evlilik öncesi son derece serbest ilişki vardır. Fakat yasak ilişki cezayı gerektirir ve aynı “totem” içinde cins? ilişki kesinlikle yasaktır ve yerliler arasında en büyük suç “ensest”tir. Böyle bir ilişkinin düşünülmesi dahi suçtur. Erkek ve. kız kardeşler birbiriyle özgürce konuşamazlar fakat ‘klan” dışında serbestlik çok fazladır. Ayrıca Kiriwianada gayrimeşru çocuğu olan bir kadınla tercümanı, Gomisia’nın e istediğini, ancak gayrimeşru çocuğu olduğunu öğrendikten sonra evlenmekten vazgeçtiğini anlatır. Ancak bu kabilede evlilik öncesi cins? ilişkiye girmek, ‘çocuk ol maması şartıyla serbestti. Çünkü bu kabilede çocuğun meydana gelmesine erkek değil balorna (gök yüzünden gelip de kadının hamile kalmasına sebep olan görülmez güç) sebep oluyor. Kız evlenmeden önce çocuk sahibi olursa, çocuğun babası yok kabul ediliyor ve bir er kek evleneceği kadınla önceden cins? ilişkiye girip de sonunda çocuğu olursa, o kadın kötü kabul edilir. Çünkü evlenmeden önce çocuk doğurmuştur. Yine Malirıowski’nin Trobriand yerlilerinde yaptığı araştırmaya göre evlilik tek eşlidir ve cinsi ilişki ancak evli çiftler arasında olur. Ayrıca Malinowski’ye göre yapılan antropolojik çalışmalar sonucunda gayrimeşru çocukların meşru çocuklarla aynı sosyal kimliği aldıkları bir tek örnek dahi yoktur. Görüldüğü gibi, eski topfdmkır da aile ve cinsellik sanıldığının aksine, basit bir ilişkiye bağlı değildir.
Malinowski’nin çalışmalarında yukarıda ifade edildiği üzre, aynı zamanda farklı ve yakın bölgelerde, farklı aile ve evlilik örnekleri ortaya çıkmaktadır. Diğer taraftan eski toplumlarda “ensest” serbestisinin olduğunu ifade eden Morgan da Algonkin kabilelerinde soy içi evliliğin yasak olduğunu ve atıf yaptığı Peter Martin Dobrizhoffer’e göre de Guarani ve Abipone kabilelerinde en uzak akrabalarla bile evlenmenin yasak olduğunu belirtir. Ayrıca bu ifadeleri kadın soy çizgisinin izlendiği toplumlarda soy içi evliliklerin yasak olduğuna bir de lil olarak sunar. B. Güvenç’e göre de “tarih boyunca ensest’e izin verdiği bilinen toplumların sayısı oldukça azdır” Murdock’un 250 sosyal grubu dikkate alarak yaptığı bir araştırmaya göre de evliliğin kardeşlerle yapılmasının % 95 oranında yasak olduğuna, Mc Lennan ve Lubbock bu yasağın poleolitik çağa kadar uzandığına, Wester nıarck ise uzun süre birlikte yaşayanlar arasında cinsi duyguların azalması ya da ortadan kalkması sebebiyle ensest yasağının olduğuna dik katimizi çeker. westermarck, bu konuya şöyle bir açıklık daha getirir. Bazı antropologlar insanlığın ilk çağlarında toplu evliliklerin yaşandığına inandılar. Fakat bu görüş ilmi değildir. Bazı toplumlarda görülen sapmalar, sanki esas yapı özelliği gibi gösterilmiştir. Oysa birçok “ilkel” toplumda bekaretin yokluğu suç olduğu için evlilik dışı cinsi ilişkiye az rastlanır. Ayrıca Güvenç’in zikrettiğine göre Arapeshg yerlileri üzerinde araştırmalar yapan antropolog Mead’in yerlilerle arasında geçen konuşma. bize önemli ip uçları vermektedir:

Mead: “Kız kardeşinizle yatar mısınız?”
Arapeshli: “Hayırl Niçin yatalım? Onu başka bir erkeğe verir, o erkeğin kardeşini alırız. Kız kardeşlerimi değiştirirsem, en azından bir tane eniştem, bir tane de karım olur, oysa kız kardeşimle evlenirsem, ikisinden de mahrum olurum”.
Homans’a göre bazı gelişmiş maymunlarda dahi aile var dır ve insanlar insan oldukları günden beri aileye sahiptirler. Antro polog Wells’e göre de insan toplu şekilde yaşayan bir varlık olarak toplu yaşamanın gereği, bir sosyal yapıya sahiptir. Bu yapı da temel de aileyi, aşireti ve milleti meydana getirir. Zimmerman’ın yorumuna göre toplumlar daha önce aile denilen bir sisteme bağlıdırlar ve aile cinsi ilişkileri düzenlemenin yanında, dini ve kültürel bir teşkilat olarak sosyal yapının esas hücresidir. Freyer de Zimmerman gibi yaklaşımlarda bulunarak, sosyal gelişmenin erken dönemlerinden beri bulunan ailenin hiç de basit bir teşkilat olmadığını ifade ederek, akrabalık ve hısımlık kavramlarının ne kadar karmaşık olduğunu örnek olarak sunar. Ona göre ortak cinsi serbestlik bir faraziyeden ibarettir. B. Gökçe de, Welis gibi bir yaklaşımla “en ilkelden en modern insan gruplarına kadar her birinde şu ya da bu biçimde cinsi ilişkiye dayalı ve belli bir ölçüde sosyal kurallarla çevrilmiş bir sosyal yapı şekline rastlanmaktadır Burada kesinlikle belirtilmesi gereken nokta insanın varolduğu her yerde aile özelliklerini karakterize eden yaşantıların da var olduğu görüşüdür” der.
Buraya kadar ifade edilen fikirler ailenin çok karmaşık bir yapıya sahip olmasına rağmen, insanın var olduğu günden beri belirli bir yapısının olduğu doğrultusundadır. Fakat ailenin yapısı ve akrabalık iliş kileri sanıldığı gibi kolay izah edilebilir değildir. Belki bu sebepledir ki, aile hakkında genelde çok farklı teoriler üretilmiştir. Burada şu kadarını ifade edelim ki, “ilkel” denilen sosyal gruplar sanıldığının aksine pek de basit sosyal yapılara -‘sahip değillerdir. Bulundukları devrin şartlarını dikkate alırsak, belki günümüzdekilerden daha karmaşık bir yapıya sahip olduklarını görürüz. Mesela Morgan, iki önemli konuya değinerek, bir ensest geleneğinden, bir de soy içi evliliğin yasak olduğundan bahseder. Eğer bu görüşler doğru ise bir cinsi serbestlik nasıl oluyor da başka bir kabilede soy içinde hatta sadece aynı “t6teme” inanan insanlar arasında yazık kanunlar, polis teşkilatı ve yaygın iletişim araçları olmadığı halde yasaklanıyor ve kabul görüyor.
Diğer yandan niçin “ilkel” toplumlarda akrabalık ilişkileri son derece önemlidir? Hatta bu ilişkilerin önemi günümüz sosyal gruplarının bir çoğunda hala görülebilmektedir. Sonuç olarak ifade ettiğimiz ve edemediğimiz bazı problemler cevaplandırılmadan ailenin evrimci izah tarzı yetersiz kalmaktadır.
Evlilik Kumrunun Tarihi Gelişimi
Aile, insanlığın var olduğu günden beri olduğuna göre, evlenme de aile ile aynı yaştadır. Ancak her evlenme aynı zamanda aileyi meydana getirmemektedir. Çünkü evlenmenin sonunda hemen ailede meydana gelmemekte ya da evlilikle kurulan aile, bir süre sonra ya geçici olarak ya da tamamen ortadan kalkmaktadır. Bir de cinsi bir liktelik yalnızca evliliğin sonucu olmadığı için, bu durumda geçen süre evlilikten sayılmamakta ve bireyler evli olarak kabul edilmemektedir. Dolayısıyla insanların bütün birliktelikleri, evlilik ve aile ilişkisi olarak algılanmamaktadır. Bu durumun sebeplerinin başında sosyal kabuller ve dini inançlar gelmektedir. Hatta evlilik kurumun- da, din, birinci derecede rol oynamaktadır. Mesela bir sosyal gruptaki evlilik kurumu incelenirse, evliliğin çeşitli safhalarında dinin geleneksel yapıyla olan yakın ilişkisi görülür. Bu sebeple olacak ki, çağdaş sosyologlardan Bottomore, dinin evlilik ilişkileri üzerinde son derece etkili olduğunu söyleyerek, Hindu dininde ve Katolik inancındaki boşanma yasağını ve hükümlerini örnek gösterir. Bilindiği gibi İslam dini de evlilikle ilgili birçok hükümler getirmiştir ve bu dine inanan insanlar, evlilik şekillerini ve aile yapılarını önemli ölçü de, İslami çerçevede sürdürmeye çalışırlar. Ancak sosyal yapıdan kaynaklanan gelenekler, bazı konularda din ile beraber kendini gösterirken, resmi hukuk ile örfi hukukun çatıştığı görülebilir.
İslam dinine inananlar, Allah huzurunda kendilerini karı koca ilan ettiklerinde, dini açıdan evli sayılırlarken, gelenekler o insanların bu kararlarını, sosyal grup içinde ilan etmelerini gerektirir. Aksi takdirde onlar karı-koca kabul edilmez. Resmi hukuk açısından da kendilerini gayri resmi karı-koca kabul ederek, cinsi ilişkiye giren insanlar, bir süre sonra ayrıldıklarında dul kabul edilmezlerken, resmi olarak evlenen insanlar, cinsi ilişkiye girmeseler, hatta aynı haneyi beraber hiç kullan masalar dahi, bir süre sonra ayrıldıklarında, kanunlar karşısında dul sayılırlar.
Tarihin derinliklerinde evlilik kurumunu bazı değerlere ve yasalara bağlayan formel ve enformel kurallar vardır. Bu kuralların en önemlilerinin başında, genelde tek eşle evlilik gelmektedir. “Samu el Johnson’un dediği gibi hiç kimse bir başkasının evlenme olanağını ortadan kaldırmadıkça. iki karı alamaz. Polyandry (Bir kadının iki ya da daha çok erkekle evlenmesi) ise o kadar az görülen bir durumdur ki, Murdock bu olguyu “etnografik bir tuhaflık” saymaktadır. Çok karılılığa izin verilen yerlerde bile, başta evlilik tipi tek karılıktır”. Yerli sosyal gruplardaki çalışmalarıyla tanınan Malinowski de “evlilik genellikle tek eşlidir; cinsi ilişki yalnız birbirleriyle evli eşler arasında geçer ve süreklidir, yaşamları birbirinden bağımsız, ekonomi ortaktır. Yalnız şefler çok kadınla evlenirler, diyerek yukarıdaki görüşü yıllar önce destekleyici bilgiler sunmuştur. Ayrıca “antropolojik çalışmalar, evlilik dışı doğan çocukların yasal çocuklarla aynı toplumsal davranışlardan yararlandığı ve aynı toplumsal yeri aldığı bir tek toplum gösteremiyorlar” diyen Malinowski, evliliğin çocuklara meşruiyet kazandıran bir kurum olduğu hususuna dikkatimizi çekerek “evliliği çocuklara meşruluk statüsünü veren, evlilikte de ek, özel bir statü kazandıran, kamu, hukuk ve gelenek tarafından belirlenmiş sözleşmeli bir birlik olarak tanımlayabiliriz” der. Malinowski, ayrıca yerlilerde cinselliğin birinci derecede sosyal ilişkileri ifade ettiğini “cinsellik, Güney Denizi adaları sakinleri için, salt fizyotojik sürecin bizdeki kadar az yer tuttuğu, aşkı ve aşk yaşamını da içeren bir şeydir; evlilik ve aile gibi öteden beri saygıdeğer olmuş kurumların çekirdeğini oluşturur; sanat ondan etkilenmiş, kendi tılsım formülleri ve kendi büyüsü vardır. Gerçekte kültürün hemen her tezahürünü etkiler. Geniş anlamda cinsi yaşam iki birey arasındaki salt bedensel ilişkiden çok, sosyolojik ve kültürel bir güçtür” diyerek belirtir.
Malinowski ve Bottomore’nin aksine, evrimci teorinin savunucularından olan Morgan; tek eşli evliliğin sosyal grupların evrimi sonucu, sonradan meydana geldiğini ve bu evlilik tipinin nihai olduğunu, ayrıca erkeklerin her zaman çok kadınla evlenme haklarının olduğunu kabul eden Ancak bu görüşe ve Morgandan kaynaklanan “cinsi serbestlik” anlayışına sosyal bilimciler tarafından pek rağbet edilmemiştir. ( Sosyal Bilimlere ve Sosyolojiye Giriş ; Mustafa AKSOY, Alfa Yayınları)
5 – AİLEDE DEMOKRATİK HAYAT
Demokrasi eşit katılım ve insana saygıyı esas alan bir yönetim biçimidir. Bu ilkelerin ön planda tutulduğu yaşama demokratik yaşam denir. Demokratik hayatta insanlar, doğuştan ayrıcalıklı haklara sahip değillerdir. İnsan olmak en höyük değerdir. Aile , toplum hayatının belirgin bir örneği, hatta modelidir. Dolayısı ile ailedeki demokrasi alışkanlığı toplumsal hayatı da demokratik hale getirir.
Aile ortamı sevgi ve güven kaynağıdır. Çünkü insan sevilmek, şefkat görmek ister. Sevgi ortamı insanin kişiliğinin sağlıklı gelişmesini sağlar. Sevgi, saygı ve hoşgörü demokrasi terbiyesinin kazanılmasında en önemli unsurdur.
Aile bireyleri birbirlerine hoşgörülü olup görüş ve düşüncelere saygı duyup, anlayışlı davranmalıdırlar.. Aile bireyleri birbirlerinin düşünce ve kanaatlerine saygı duymalıdır.
Aile bireyleri kederde üzülüp , sevinci paylaşabilmeli , ailenin itibarını korumak için gerekenleri yapmalıdırlar.
Çocuk, aile içerisinde sadece hakkın olmadığım bir takım ödev ve sorumluluklarının bulunduğunu öğrenir.
Ailede bireyler üzerlerine düşer bir görevi karşılık beklemeden yaparlar. Ailede bir iş mevcuttur Her bireyin üzerine düşen görevi yerine getirmesi beklenir. Bu demokratik hayatın vazgeçilmez kuralıdır. Ailede işbölümü varsa, aile fertleri aile bütçesine imkanları ölçüsünde katkıda bulunabilirler. Çocuklar veya bütün bir tasarruf yaparak bunu sağlayabilirler. Demokrat bir aile ortamında yetişen çocuk, ileride içerisinde yaşayacağı demokratik bir toplumun güvencesi ulur(Yenidoğan , 2005 ; s.50-51 )

AİLEDE DEMOKRATİK HAYAT
Demokrasi, özünde eşit katılımı ve insana saygıyı esas alan bir yönetim biçimidir. Bu ilkelerin ön planda tutulduğu yaşama demokratik hayat denir. Demokratik hayatta insanlar, doğuştan ayrıcalıklara sahip değillerdir. İnsan olmak en büyük değerdir. Yine herkes, insan olması nedeniyle sevgi ve hoşgörüye layıktır. Aile, toplumsal hayatın belirgin bir örneği, bir modelidir. Dolayısıyla, ailedeki demokrasi alışkanlığının, toplumsal hayatı da demokratik hale getireceği söylenebilir.
Demokrasi bir yaşama biçimi olduğu kadar aynı zamanda bir düşünce biçimidir. İnsan düşüncesine yerleşmediği sürece demokratik davranışlar hayata geçemez. Demokratik tutum ise eğitimle kazanılır. Demokrasiyi benimsemiş insanlar yetiştirilmek isteniyorsa, buna öncelikle demokratik değerlerin öğretilmesinden başlamak gerekir.
Aile, demokratik davranışların öğrenilmesi ve uygulanması gereken bir ortamdır. Katılma, tartışma, açıklık, adalet, tarafsızlık, kendi kendine disiplin gibi demokratik değerler, yalnızca kitaplardan öğrenilmez gerçek ortamlarda yaşayarak öğrenilir. Aile bu gerçek ortamların ilki ve en önemlisidir. Bu ortamda anne-baba davranışlarının demokratik ya da baskıcı olması çocukların davranışlarını da bu yolda etkilemektedir. Yapılan araştırmalarda bu etki doğrulanmaktadır. Buna göre demokrat anne-babaların çocukları duygusal olgunluk, toplumsal uyum, liderlik ve eğitimde başarı boyutlarında yüksek performanslara sahiptirler. Öte yandan bu araştırmalar zeka puanları açısından da demokratik aile ortamlarında yetişen çocukların diğerlerine göre belirgin bir farklılık ortaya koymaktadır. Eğitim ve aile ortamlarında antidemokratik yani baskıcı bir yetişkin tavrının çocuklar üzerindeki olumsuz etkilerine değinenler de işin bu yönüne dikkat çekmişlerdir. Bunların başında Eflatun gelmektedir. Eflatun’a göre gençlerin içinde yetiştikleri sağlıksız toplum yapısı, tıpkı sağlığa zararlı bir mer’ ada (otlakta) günlük dozlarla alınan ve özümlenen bir suni zehirli ot gibidir. Bunlar farkına varılmaksızın insan (çocuk) kalbinin derinliklerinde dermansız zehir haline gelir. Kuzey Afrikalı Müslüman bilgin İbn-i Haldun ise baskının çocuk üzerindeki etkilerini şöyle yorumlar:Çocuğun ailede ve eğitim sürecinin değişik kademelerinde karşılaştığı olumsuz koşullar asabiyet (yaratıcılık, güç, kuvvet vs..) duygusunu zedelemektedir. Bu nedenledir ki, aile ve eğitim ortamlarında “asabiyet duygusu” zedelenen bireylerden oluşan toplum gerçekte tüm aktivitesini yitirmiş, yaratıcılıktan uzak bireyler toplumuna dönüşmeye daha yatkındır. lbn-i Haldun’a göre baskıcı ortamda yetişen çocuklar dürüst ve açık fikirli insanlar olmak yerine, cezalandırılma korkusu altında ezilmiş, iki yüzlü, ‘zayıf kişilikli ve hilekar tipler haline gelirler. Zamanla bu davranışlar bir alışkanlık ve karakter halini alır. Tanzimat döneminin önemli eğitimcilerinden Mehmet Tahir Münif’ Paşa baskı ve şiddetin çocuk üzerindeki bedensel tahribatından çok ruhsal ve manevi tahribatına dikkat çekmektedir: “Çoğunluk bu durum (dayak ve şiddet) .çocukların tahammüllerini yok ettiğinden, çocukların hakaret ve miskinliğe alışkın olarak ömürleri boyunca gururlarını koruyamayacakları kesindir.”
Çocuklar için anne babanın aile içi tutumları model oluşturur. Bu model demokratik olduğu sürece, çocukların da buna uygun davranış geliştirmeleri beklenir. Ailede demokratik hayatın temel ayrıntısı olan iş bölümü, aile b katkı, düşünce ve kanaatlere saygı, keder ve sevincin paylaşılması, aile itibarının korunması gibi değerler, ancak anne babanın iyi bir demokratik model oluşturmasına bağlıdır.
Ailede İşbölümü
Aileyi meydana getiren bireyler konumlarına göre farklı rollere sahiptir. Babanın anneye, annenin çocuklara göre farklı olan konumları, aynı zamanda rollerini ve sorumluluklarını da farklı kılmaktadır. Burada, aile düzeninin sağlanması amacına dönük bir iş bölümü söz konusudur.
Ailenin temeli kan koca ilişkisinde atılır. Türk Medeni Kanunu’nda “Eşler, çocukların bakımını, eğitim ve gözetimini elbirliğiyle sağlamak zorundadır. Eşler evlilik birliğini birlikte yürütür. Evin giderlerine eşler güçleri ve mal varlıkları oranında katılır” şeklinde hükümler yer almaktadır.
Bu hükümler eşler arasında iş bölümünü vurgulamaktadır. Böyle bir iş bölümü günümüzde aile bireylerinin görev ve sorumluluklarını paylaşmalarını zorunlu hale getirmiştir. Ailesine ve toplumuna hayırlı evlatlar yetiştirme, iş bölümünün temelini oluşturur. Şüphesiz anne-babalar sadece kendi aralarında değil, çocuklarını da işin içine katmak, onlara sorumluluklar vermek, onlara güven duymak yoluyla bu amaçlarını gerçekleştirirler. Çocuklarını iş bölümüne katmayan ailelerde, çocukların yetenek gelişimi engellenmiş olur. Üstelik bu aileler, çocukların katkılarından yoksun olurlar?
Öte yandan çocuklarına belirli sorumluluklar vermeyen ailelerde, demokratik bir ortam oluşturulamaz. Dengeli ve uyumlu bir iş bölümü, aile bireylerinde şu anlayışların geliştirilmesine bağlıdırDoğan, Sosyoloji Kavramlar ve Sorunlar, İstanbul.)

ØAile üyeleri, aile hayatını kolaylaştırmakla yükümlüdür. Bunun için herkes üstüne düşen görevler olduğunu bilmelidir.
ØAnne hem dışarıda çalışıyor, hem de evde çalışıyorsa; baba dahil evin her bireyi, onun evdeki işlerine yardım etmelidirler. Sofra kurmak, sofra kaldırmak, soba yakmak, soba temizlemek, odun ve kömür taşımak, toz almak, ütü yapmak, çöp atmak gibi işler kız- erkek ayrımı gözetilmeksizin, evin bütün çocuklarının üstlenmesi gereken sorumluluklardır.
Aile Bütçesine Katkı
Aile aynı zamanda hem üretim hem de tüketim birimidir. Bir köy evini ya da bir marangoz atölyesini göz önüne getirirsek, ailenin bir işletme görünümü yansıttığını açıkça görebiliriz Aile içinde yaşa ve cinsiyete göre bir iş bolumu vardır Evin reisi aynı zamanda hem baba hem de patron, çocuklar ise hem evlat hem de çıraktır.
Aile, burada belirtilen özellikleriyle ekonomik bir işletmedir. Bu sebeple aile birliğinin sağlanmasında, başta baba olmak üzere tüm aile üyelerinin sorumluluk alması beklenir.
Aile üyelerinin sorumluluklarından biri de ailenin ekonomik refahıdır. Her ailenin bir bütçesi vardır Ailenin ortalama aylık gelin bu bütçenin esasını teşkil eder Bütçenin açık vermemesi, ailenin başkalarına muhtaç olmaksızın yaşaması için gereklidir. Yeterli bütçe ve dikkatli harcama konusunda tüm aile üyeleri sorumludur.
Gelişen ve değişen ekonomik şartlar, bir tek kişinin gelirine dayalı aile hayatını güçleştirmektedir. Yalnızca babanın geliri ile belirli standartlarda yaşayabilmek güçtür. Bu bakımdan babanın yanı sıra anne ve çocukların da aile bütçesine katkıda bulunmaları beklenir. Aile üyelerinin kadın erkek ayırımı gözetilmeksizin, eğitim ve becerilerine uygun meslekler icra etmesi hususunda girişimlerden geri durmamaları beklenir
Ülkemizde, ev hanımı, herhangi bir işte çalışmayan anneler de aile bütçesine katkıda bulunmaktadır. Mutfak, giyim-kuşam harcamaları ile birtakım malzemelerin yeniden kullanılması, anne tarafından gerçekleştirilir. Bunu başaran annenin aile bütçesine zaten katkıda bulunduğu görülür. Mutfak harcamalarında gerekli titizliliği gösteren, eşya ve giyim alımında gerekli olanlar’ seçerek savurganlık yapmayan, kullanılmış araç ve gereçleri yeniden kullanılabilir hale getiren annenin bu davranışları, aile bütçesinin güvencesidir. Kültürümüzdeki “Yuvayı dişi kuş yapar” sözü, mantıklı ve dikkatli tasarruf özelliği olan anneyi tanımlamaktadır. Ancak belirli bir eğitimi ve buna bağlı olarak mesleki becerilere sahip olan annelerin bunu gelire dönüştürecek bir iş temininde gerekli fırsatları gözetmesi aile bütçesinin önemli bir boyutu olarak ortaya Bu yüzden anneler, aile içi katkılarının yanı sıra aile dışında da çalışarak ekonomik katkıda bulunabilir. Şüphesiz, hem aile içinde hem de aile dışında, ekonomik gerekçelerle çalışan kadının yükü oldukça ağırdır. Çağdaş Türk kadınının, hemen her meslekte çalışması, ekonomik etkenler kadar kadın çalışması şartlarının giderek daha uygun hale gelmesinin de sonucudur. Çünkü, kadının çalışmasını hoş karşılamayan anlayışlar da büyük bir hızla terk edilmektedir.
Çocuklar da aile bütçesine katkıda bulunabilir: Bu katkı ilköğretimden sonra, iş ve meslek hayatını seçen çocuklar tarafından zaten gerçekleştirilir. Öğrenim gören çocukların çalışması ise, bunu okulları ile birlikte dengeli götürebildikleri takdirde yararlıdır. Çalışma, onların aile bütçelerine ufak katkılarıyla birlikte hayat tecrübelerini de artıracaktır. Ancak, çocukların çalışması konusunda - ailelerin dikkatli olmaları gerekmektedir. Onları yetenekleri ve arzulan dışında işlere yöneltmek ve hatta bütünüyle onların sırtından geçinmek amacıyla baskılar yapmak, bu konudaki çocuk istismarını ortaya çıkarmaktadır.
Çocukların, aile bütçesine dolaylı katkılarından da söz edilebilir. Düzenli yaşama, savurganlığa olanak vermeyen tüketim alışkanlıklarıyla çocuklar aile bütçesine bir denge kazandırırlar. Aynı katkı, sınıflarını düzenli olarak geçen çocuklar için de geçerlidir. Sınıfta kalmamakla ailenin aynı sınıf için ikinci bir masraf yapması önlenmiş olur.



ÇOCUKLAR DA ÇALIŞIR (Gülay Göktürk; Yeni yy. , 1999 s.22)
Büyük protestolar altında gerçekleştirilen Dünya Ticaret Örgütü toplantısında en önemli tartışma noktalarından biri de çocuk emeğinin sömürüsünün engellenmesi olduğunu biliyoruz. Aslında bu konu zaten yıllardır son derece popüler ve çağdaş muhalif akımların da birinci dereceden hassasiyet gösterdikleri bir konu. Örneğin ILO uzun süredir çocuk işçi çalıştırmaya karşı sözleşmeler hazırlıyor. Dünyadaki bir çok büyük firma, denizaşırı üretimlerinde çocuk işçi çalıştırdıkları gerekçesiyle yıkıcı tüketici boykotlarıyla karşılaşıyor. Giydiği jean ‘e 13 yaşında Filipinli bir çocuğun alın terinin karışması, bilinçli Amerikan tüketicisinin vicdanını sızlatıyor.
Ne var ki bu hümanist davranış olayın çok boyutluluğunu ve karmaşıklığını ortadan kaldırmıyor. Çünkü Filipinlerin, Endonezya ‘nın, Hindistan’ın, Pakistan’ın o yoksul çocukları sömürülmek için can atıyorlar. Onlar için sömürülmenin alternatifi okula gitmek ya da bilgisayarda oyun oynamak değil. Alternatifleri sokak köşelerinde dilenmek. Bu çocuklar atölye kapılarında üç kuruşa çalışmak için yalvarıyorlarsa, biraz da kendilerini sokak köşelerinde dilenmeye sürükle yen kaderi değiştirmek için yalvarıyorlar. Biz onlara çalışmayı yasaklamakta vicdanımızı rahatlatıyoruz belki ama, acaba iyilik mi yapıyoruz?
Bu işin bir yanı...
Konuya daha genel baktığımızda ise bir başka soru akla geliyor: Çocuklar gerçekten hiç çalışmamalı mı? İnsan hayatının böyle “çocukluk” ve “yetişkinlik” diye ikiye bölünmesi; öğrenme ve uygulama dönemlerinin kesin çizgilerle ayrılması doğru bir şey mi
Bana kalırsa, gerek çocuk kavramını, gerekse çocukların çalışmasını konuşurken, bilgi çağında yaşadığımızı unutuyor, tam eski paradigmalar içinde tartışıyoruz. Oysa bilgi çağı dediğimiz şey arada bir cümle içine serpiştirilince kulağa hoş gelen bir sözcük değil ki! Bilgi çağı, hem çocuk kavramını, hem eğitim öğretim biçimini, hem de çalışmayı kökten değiştiriyor. Birincisi, hızla akan bilgi seli karşısında, öğretimin bir yaşta durdurulup, o yaştan sonra üretime geçilmesi şablonu -20 yüzyıl şablonu işlemiyor. İnsanların üretici olmaya devam edebilmek için öğretimi ömür boyu sürdürmesi, çalışmayla eğitimin mutlaka iç içe geçmesi gerekiyor. İkincisi, çalışmak dediğimiz şeyin niteliğinde hızlı bir değişim yaşanıyor. Üretim faaliyetinin ağırlığı, mal üretiminden bilgi üretimine kayıyor. Kol gücü ağırlıklı üretimden kafa emeği ağırlıklı üretime doğru bir geçiş yaşanıyor. Tam gün çalışma yerine esnek ve yarım zamanlı çalışma yaygınlaşıyor. Ve biz gerek eğitim’ anlayışında, gerekse çalışma hayatında yaşananlara baktığımızda bütün bu değişikliklerin çocukların da üretim sürecine katılmasını mümkün kıldığını görüyoruz. Mümkün kılmak ne kelime; bilgi çağı, çocukları çalışma hayatında, yetişkinlere kıyasla epey avantajlı hale b getiriyor. Çünkü onlar bilgi teknolojisini kullanmada, dijital dünyayla uyum kurmada büyüklerinden daha avantajlılar.
0 yüzden bana kalırsa çocuk çalıştırmayı yasaklamak yerine, sadece çocuklar için değil, herkes için öğrenme üretme süreçlerinin iç içe geçtiği bir çalışma yaşama biçimini savunmalıyız. İnsan hayatının ilk yıllarının öğrenme ağırlıklı geçmesini prensip olarak kabul etmeli ama çocuğun bedensel ve zihinsel gelişimini aksatmadan hem okuyup hem para kazanabileceği sistemler düşünmeli, mevcut sistemleri geliştirmeliyiz.
Bence çocuklara yapılabilecek en büyük kötülük onları çalıştırmak değil, bilgi çağının ümmileri olarak kalmaya mahkı2m etmektir. Gelişmiş dünyanın vicdanlı insanları, çok uluslu şirketlere çocuk çalıştırma yasağı koyacaklarına, çalıştırdıkları her çocuğa mesela günde bir saat meslek içi eğitim verme zorunluluğu koysalar, ya da istihdam ettikleri her on çocuk işçi için bir bilgisayar - bir internet bağlantısı sağlama şartı dayatsalar çok daha hayırlı bir iş yapmış olurlar.
Düşünce Kanaatlere Saygı
Başkalarının’ varlığını dikkate alma, düşünce ve davranışlara saygı gösterme demokrasinin özüdür. Düşünce ve kanaatlere saygı gösterme ise demokrasiye uygun bir davranıştır. Şu halde, aile içinde, bireylerin düşünce ve kanaatlerine saygı göstermekle aile içi demokrasi gerçekleştirilir.
Demokratik bir toplumun temelinde düşünce ve kanaatlere saygılı aile düzeni yer alır. Bu yüzden aile bireylerinin, birbirlerinin düşünce ve davranışlarına saygı göstermeleri beklenir. Başkalarına tahammül edebilmek, aile içinde bu saygı ve sevgi ilişkisinin başarılmasıyla mümkün olabilir. Bir aile ortamında bile farklı görüşlerin olması doğaldır. Bu farklılıklar gelişmenin ve olgunlaşmanın hem nedeni hem de sonucudur. Farklı görüşlere saygı, gelişmeye açık ve sabırlı insanlar oluşturur.
Ailede söz söyleme hakkını kimse bütünüyle kendinde göremez. Özellikle, sırf çocuk oldukları için küçüklerin susturulması son derece yanlış bir davranıştır. Yanlış da olsa çocukların düşüncelerini ortaya koymalarına fırsat verilmelidir. Çünkü topluluk içinde kendini ifade etme yeteneği, aile ortamında tanınan fırsatlarla gelişir. Ailesinde konuşma fırsatı verilmeyen çocukların kendilerini ifadede güçlük çektikleri görülür. Kendini ifade etme güçlüğüne ve tutukluğa, daha çok baskıcı ailelerde rastlanır.
Çocuklara yetişkin insan gözüyle bakan, onlara değer veren Mustafa Kemal Atatürk, uzun yıllar yanında bulunan yaverlerinden Hasan Rıza Soyak’la yaptıkları bir söyleşide bu yaklaşımını şöyle ortaya koyar: “Çoğu ailelerde öteden beri kötü bir alışkanlık var, çocuklarını söyletmez ve dinletmezler. Onlar söze karışınca; ‘sen büyüklerin konuşmasına karışma’ derler. Onları sustururlar. Ne kadar yanlış, hatta zararlı bir hareket, halbuki tam tersine, çocukları, serbestçe konuşmaya, düşündüklerini, duyduklarını olduğu gibi ifade etmeye teşvik etmelidir. Böylece hem hatalarını düzeltemeye imkan bulunur, hem ileride yalancı ve riyakar olmalarının önüne geçilmiş olur. Kısacası çocuklarımızı artık düşüncelerini hiç çekinmeden açıkça söylemeye, içten inandıklarını savunmaya, buna karşılık da başkalarının samimi düşüncelerine saygı göstermeye alıştırmalıyız.”
Aynı zamanda onların temiz yüreklerinde yurt, ulus, aile ve yurttaş sevgisiyle birlikte, doğruya, iyiye ve güzele karşı sevgi ve ilgi uyandırmaya çalışmalıdır. Bence bunlar çocuk eğiliminde ana kucağından, en yüksek eğitim odaklarına kadar her yerde, her zaman üzerinde durulacak önemli noktalardır. Ancak bu suretledir ki, çocuklarımız memlekete yararlı birer vatandaş ve çok iyi birer insan olurlar.” Atatürk bu yaklaşımı ile ailelerin çocuklar üzerindeki baskı ve engellemelerini eleştirirken gerçekte ailede demokrasinin gerçek kaynağına da işaret etmektedir. Bu kaynak aile büyüklerinin çocukların kendilerini ifade etmelerine olanak sağlayan bir kaynaktır. Çocuklarını söyletmeyen, konuşturmayan ve onları dinlemeyen bir ailenin demokrasi üretmesi de mümkün değildir.
Tartışma adabı ve tartışmanın gerekliliği, ailede başlayan güzel alışkanlıkların sonucudur. Çocukların düşünce ve davranışlarında yanlışlarım varsa bu durum, tartışarak ve konuşarak giderilmelidir.
Keder ve Sevincin Paylaşılması
Keder ve sevinç insanın duygusal yapısını oluşturur. İnsan hayatı adeta sevinç ve kederlerin toplamıdır. Dolayısıyla insan sevinen, sevincini duyan ve yaşayan bir varlık olduğu gibi;.üzülen, olumsuz olay ve etkenlerle de kederlenen bir varlıktır.
İnsan hayatı boyunca ya hep sevinç ya da hep keder yaşamaz. Yani hayat tümüyle sevinç ve coşkudan meydana gelmediği gibi, tümüyle keder ve üzüntü de değildir.
Aile hayatında sevinçlerin yanı sıra, keder ve üzüntüler de görülür. Doğum günleri, sünnet törenleri, evlenme yıl dönümleri, diploma törenleri, düğün ve bayramlar sevinçlerin yaşandığı günlerdir. Böylesi günlerde aile bireyleri beraber olmaktan, bir arada aynı duyguları yaşamaktan dolayı büyük sevinç duyarlar. Sevinçlerin coşkuya dönüşmesinde ailece birlikte olmanın, aynı ortam ve duyguları paylaşmanın rolü vardır.
Hayat sürprizlerle doludur. Bir gün son derece sağlıklı ve mutlu olanın bir diğer gün hasta ve mutsuz olması hayatın bu yönünü kanıtlar. Ölüm, ayrılık, kaza, maddi ve manevi diğer kayıplar, mal kaybı, hastalık, iş hayatında görülen başarısızlıklar üzüntü verici olaylardır. Aile bireylerin bu tür haller yaşaması ise her an mümkündür. Bu bakımdan ailede sevinç kadar üzüntüler de görülebilir. Ancak bilinmelidir ki, özellikle keder ve üzüntüler ailede paylaşıldıkça, hafifler, bunlar paylaşıldı da insanların bu ortak direnci yaşama azmine dönüşür
Aile İtibarının Korunması
İtibar kelimesi “saygı, değer, prestij” anlamlarını içerir. Aile itibarı, ailenin çevreden ve toplumdan saygı ve değer görmesi demektir. Ailenin saygınlığının sağlanması ve devamı aile itibarının korunmasına bağlıdır.
Toplumda itibar yine toplumun iyi, güzel ve doğru gördüğü davranışların yapılması ile sağlanır. Türk toplumunda itibarın ölçüsü dürüstlük, çalışkanlık ve doğruluktur. Bunlar aynı zamanda evrensel insani değerlerdir.
0 nedenle insanların, ailenin itibarının korunması ve sürdürülmesinde duyarlılık göstermeleri beklenir. Dürüstlük, çalışkanlık, üretkenlik, başkalarına yararlı olma, elinden ve dilinden başkalarına zarar vermeme gibi toplumsal ve ahlaki değerleri ön planda tutma; aileyi, toplumda itibarlı hale getirecektir. Bu değerlerden yoksun olan aileler, kendi içinde denge ve uyum sağlayamadıkları gibi toplum tarafından da itibar görmezler.
Aile itibarının sağlanmasında, aile büyüklerine önemli görevler düşmektedir. Aile büyükleri, çocuklarını söz konusu değerler doğrultusunda eğitmelidir. Aile bu değerlerin önemi ve anlamı konusunda ciddi bir model olmalıdır. Çocuklarına “doğru, dürüst, çalışkan, ahlaklı özgeci ve yararlı insanlar olun” diyen, ancak bunları kendisi uygulamayan anne-babalar, çocukları için iyi bir model oluşturamazlar. Anne babaların yaşantısı çocuklarına örnek olmalıdır. Bir bilge kişinin şu sözleri ne kadar anlamlıdır:
“Öyle bir hayatın olsun ki, çocukların hakkaniyet, ihtimam ve dürüstlüğü düşündüklerinde akıllarına sen gelesin”.
İnsan topluluğu kadın ve erkek denilen iki cins insandan meydana gelir. Mümkün müdür ki bu kütlenin bir parçasını ilerletelim, ötekini ihmal edelim de toplumun bütünlüğü ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki, bir cismin yarısı toprağa zincirlere bağlı kaldıkça öteki kısmı göklere yükselebilsin? Atatürk 1923.

KÜÇÜK KASABA KADINLARI
(Türk Topıumunda Kadın, N. A Türk Sosyal 6ilirn Derneği Yayın, 1979.)

Geleneksel toplumlar da küçük kasaba kadınlar belki de kadınlık statüsünün en uçtaki konumlarından birini meydana getirmektedirler, Küçük kasaba kadınları kolaylıkla düşük bir statüyü sergilemekte buna karşın toplumda oynadıkları önemli ve kritik roller çoğunlukla fark edilmemektedir.
Küçük Türk kasabalarında yaşam tarzları farklı olan üç değişik kadın grubu görülmektedir. Aileleriyle ve genel alarak çevrelerindeki diğer kadınlarla olan etkileşimleri gibi köklü ilişkiler söz konusu olduğunda, bu gruplar birbirinden farklı değillerdir, Fakat kasabayı çevreleyen bahçelerde aralıklı olarak çalışan, daha fakir ailelerin kadınlarının yaşam tarzları köy kadınının özelliklerini taşımaktadır- seks konusunda daha az ayırımcıdırlar; hem evde hem de ev dışın da daha çok çalışırlar. Nitekim toplumla daha çak bütünleşmişlerdir. Farklı olan diğer bir grup ise dışardan gelip kasabaya yerleşmiş olan memur, subay ve avukat, doktor gibi kasabadaki meslek sahiplerinin eşleridir. Bu iki grubun arasında kalan grup ise esas kasabalılar ve onların kadınlarıdır. Bu grup aslında kasabayı meydana getiren en büyük kitlenin tüccar, zanaatkar, esnaf, balıkçı ve ben zeri meslek gruplarının eşleri, anneleri ve yetişkin kızlarıdır. Bu kadınlar kadın - erkek ayırımının, dolayısıyla toplumdan ayrılmanın en uç noktasını temsil etmektedir. Eğitim, üst - sınıf veya büyük - kent (metropol) yaşantısının karmaşıklığından uzak olan yaşantıları incelendiğinde, genellikle toplumda kadının rolünün kritik yönleri ve işlevleri en belirgin en açık biçimde görülmektedir.
Türkiye’nin Batı Karadeniz kıyısında bir küçük kasabanın, Ereğli’nin kadınlarını inceleyeceğiz
Genel olarak. kasabada yaşam şartları ne olursa olsun ailenin tüketim tarzları, ve aile içi ilişkiler çoğunlukla kadınların aile içindeki karar verme çalışma ve koordinasyon faaliyetleri ile belirlenmektedir. Ayrıca değişmenin dönüm noktasında oldukları ve Ereğli’de kadının dünyasındaki ayırım ve özellikleri azaltma potansiyeline sahip oldukları için, ev dışında para kazanmak için iş sahibi olmanın yolu alarak eğitim konusuna da yöneleceğim.
Ailede Kadın
Ereğli’de aile yapısı daha küçük çekirdek aile yapısına doğru eğilim göstermektedir. Evvelden Ereğli’de varolan geniş aile yapısı hakkında pek fazla bir bilgi yok. Ancak ailen tarihçesi konusunda yapılan son araştırmalar, ailenin hiçbir zaman çok büyük olmadığını göstermektedir 2 Ereğli’deki ailelerin ancak onda biri baba, anne, evli erkek çocuklar, onların eşleri ve çocuklarının bunun yanı sıra evlenmemiş kız ve erkek çocuklarında birlikte oturduğu, ataerkil geniş aile yapısının özellik ve işlevlerine sahiptir. Geriye kalan ailelerin dörtte biri de tanı alarak geleneksel ataerkil geniş aileye uymamakla birlikte, aynı örüntü üzerinde çeşitlenmeler göstermektedir. Anne ve babanın ya da sadece babanın aile ile yaşadığı hallerde de geleneksel otorite ve kontrol güçlerinin babadan oğla geçtiği izlenmektedir. İçlerinde en önemlisi, evli bir çift ve onların evlenmemiş çocuklarından oluşan çekirdek ailelerin oranının yüksek oluşudur: Bağımsız birimlerin yüzde altmışının bu şekilde çekirdek aileler oldukları bulunmuştur. Bunun yanı sıra, her ne kadar. geleneksel.modelden ayrılan bir durum varsa da, geriye kalan ailelerin anda birinde de kadının anne ve babasının aileye dahil olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Ayrıca şimdiye kadar bahse dilmemiş alan diğer bir aile türü de karmaşık” diyebileceğimiz, düzgün geniş aile olmayıp, anne veya baba yönünden diğer akrabaların birlikte yaşadığı aile tipidir. Bu kadar çeşitli aile düzenlerini ve kadının bu ortamlardaki yeri ve rolünü anlamak için, değişik tipler görülen fertler arası ilişkiler analiz edilmelidir. Hem annenin hem de babanın kız çocukları ile olan ilişkileri disiplin ile karışık bir şefkat şeklinde belirir. Özellikle kız çocuk okuldan ayrıldıktan hemen sonra, annelerin kızları ile çak daha yakın idi, dışlı bir ilintisi vardır. Kız çocuk evde gördüğü işlerden gezmelere kadar her an annesi ile beraberdir. Annesinin dert ortağı ve arkadaşıdır. Babalar da kızlarını severler ve onların iyi halleri ile övünürler. Fakat yine de baba-kız arasındaki ilinti, ne anne-kız, ne de baba-oğul ilintisine benzer. Çok daha sade olan ve şefkate dayanan basit ‘bir ilintidir Evlenmeden önce kız bütün problemlerini annesine söyler ve o kanalla halleder. Erkek kardeş de yardımcı olabilir fakat onun taı’ gene yetkeci (otoriter) ve hoşgörüsüz olur. Yine de problemi kızının isteğine uygun olacak şekilde çözümleme yolunda baba ve erkek kardeşin arasını bulan, annedir Annenin arabulucu alarak görevi gün geçtikçe daha çok önem kazanmakta ve güçleşmektedir çünkü artık genç kızlar, kız arkadaşları ile daha çok vakit geçirmekte ve buna bağlı olarak istekleri artmakta daha farklı giyinmekte, okula gidip, ofiste çalışmayı arzulamaktadırlar Bir genç kızın bir genç erkekle ilgilen veya ona meyil etmesi ne kadar masumane olursa olsun, babası ve erkek kardeşi tarafından kesin alarak olumsuz ve Yasaklayıcı tepkilere yol açmak Bu gibi durumlarda kızın suç ortağı annesidir Kız üzülse kızsa, sinirli olsa da, annesi kızının bu tür davranışlarını yakınlık ve arkadaşlık havası ile saklamaya çalışır. Kızlarına karşı olan hoşgörülerini saklamak için anneler kocalarına ve oğullarına karşı öfkeli (ters) yaşlı kadın tavrı takınırlar Bugün ancak anneler kanalıyla kızların bazı tutumları hoşgörü ile karşılanmaktadır
Evlenmek kızlar için tek amaçtır Bu bir kız için sadece yeni bir yaşam biçimine başlamak demek değildir. Genç kız evlendiğinde bildiği, büyüdüğü, güvendiği çevreden sökülür kendine yabancı bir takım insanlarla çok yakın ilişkiler içinde ya başlar Bu zar bir yaşantıdır Kızlar büyütülürken hep kocasının ailesine, yeni bir çevreye hem de 0 çevrenin ikinci sınıf bir üyesi olarak uyum yapmak üzere yetiştirilir. Bu yetiştirilme biçimi onları insan ilişkileri karşı erkek kardeşlerinden çok daha duyarlı bir duruma getiriyor. Erkek çocuklara daha çok küçük yaşlarda babalarınınkine benzer bir yer verilmesi, karar verme ve kontrol işlevlerin babalarının yerini ala cağının hatırlatılması onların şımartılmasına yol açar ve etraflarının kendilerine uyması beklentisini ön plana çıkarır Oysa kızlarda durum tam tersidir Böyle farklı bir sosyalizasyon , yetiştirilme biçimi giderek kızların zor insan ilişkilerinde erkeklerden çok daha becerili olmalarına çok daha iyi uyum sağlamalarına neden olur.
Ereğli’de kıza eş seçi konusunda fazla baskı yapılmamaktadır. Bugün artık bir birini hiç tanımayan iki gencin evlenmesi söz konusu değildir Koşullar birbirlerini arayıp konuşmalarına olanak sağlamaktadır. İlişkinin tipi ve derecesi sokakta, çarşıda sinemada ya da parkta birbirlerini görmekten gizli bir ilişkiyi sürdürmeye kadar uzanmaktadır Daha tutucu olan ailelerde gençleri birbirlerini uzaktan görmeleri için fırsatlar yaratılır Kadınlı erkekli görüşmelerin mümkün olduğu ailelerde kızla erkeğin konuşup görüşmesi için olanaklar sağlanır. Onaylanan ve onaylanmayan çeşitli ilişki kurma şekillerinde en önemli rolünü oynayan yine annedir, zira bütün bu sıralarda çocuklar babalarıyla sadece anneleri vasıtasıyla bağlantı kurabilirler.
Ereğli’de evlendikten sonra karı-kocanın ilişkisi oldukça değiş kendir. Kadının hölü özellikle kocasının akrabaları ile aynı evde oturduğu hallerde, tam olarak kocasına boyun eğdiğini söylemek hatalı olmaz. Fakat aynı kesinlikle yıllar geçtikçe kadının statüsünün yükseldiğini, daha az boyun eğen ve daha bağımsız bir insan olduğunu söyleyebiliriz. Çocuklar büyüyüp, evlenip çoluk çocuğa karıştıkça anne giderek ailedeki en merkezi, en önemli kişi olarak belir meye başlar.
Kasabanın geleneksel zanaatkar-tüccar ailelerinde karı-koca hala ayrı dünyalarda yaşamaktadır. Kocalar (erkekler) evde pek fazla vakit geçirmezler, kadınlar ise hiçbir şekilde kocalarının dışarıdaki hayatlar katılma hakkına sahip değildirler. Birçok erkek, karısına işinden ve ev dışındaki hayatından bahsetmez. Aynı şekilde kadınlar da evde olup bitenlerden, çocukların küçük problemlerinden kocalarına söz etmezler. Bu da Afrika ve Türkiye gibi seks ayırımının kuvvetli olduğu toplumlarda kadınların kişiliklerindeki özel bağımsızlığı besleyip ortaya çıkarmaktadırlar .
Ancak nispeten yüksek gelirli genç nesilde ayırımın giderek azaldığı görülmektedir. Akşamları çift olarak ahbap ziyaretlerine, yine eşlerden oluşan gruplarla pikniğe, sinemaya gitmek, seyahat etmek geçtiğimiz on-onbeş yıl içinde gelişmeye başlamış olan davranışlardır. Bunların içinde belki de en önemli gelişme son zamanlarda Ereğlideki çekirdek ailelerde kadın ve erkeğin arkadaşlığının ortaya çıkışıdır. Birçok mülakatta erkekler özellikle kritik durumlarda son zamanlarda eşlerinin fikrine başvurmayı tercih ettiklerini açıkça belirtmişlerdir. Çekirdek aile yapısının yaygınlaşması, bunun yanı sıra tüccar ve zanaatkar arasında beliren rekabet karı ve kocayı birbirine yaklaştırmaktadır. Bu eğilimin gelecekte takip edeceği yol zamanla belli olacaktır.
Bir bakıma da, geleneksel Türk ailesinde ailenin diğer fertlerinin kendilerini uymaya zorunlu hissettikleri en önemli ilişki, aynı zaman da ailenin çok işlevli (multifunctianal) yapısını idome ettirmekte rol oynayan ilişki baba-oğul ilişkileridir. Geleneksel olarak aileler erkek çocukları olmasını çok isterler, Çocukluk çağından sonra baba oğlunun bir iş edinmesini sağlamayı ya da kendi yanında iş öğretmeyi. evlenme çoğı geldiği zaman uygun bir kız bulup evlendirmeyi, gelecekte evin selametini temin edecek şekilde aileyi ona emanet etmeyi vazife soyar. Böylece yeni bir evcil hayatı başlatır Son yılların toplumsal değişimlerin ötürü bu tip ilişkiler artık gevşemektedir. Çelişkilerin ortaya çıkmasıyla erkek çocuklar isyan etmeye başlamışlardır, Değişim sırasında sürtüşme ve krizler doğaldır, işte burada anne araya girmekte, baba ve isyan eden oğul arasında tampon vazifesi görerek değişmeni sürtünmesiz olmasını sağla makta önemli bir rol oynamaktadır Birçok durumlarda bu çelişkiler ciddi boyutlara ulaşmama anneler sadece iki tarafı yatıştırıcı uzlaştırıcı unsur olarak devreye girmektedir Genellikle anne oğlunun yandaşı olarak araya girer, zaman zaman bu onun sucunu paylaşma, ona suç ortağı olma boyutuna kadar varır. Evde herkesle en yakın ve dolaysız ilişkileri kuran anne olduğu için, problemin ciddiyeti ve çözümün geçe konusunda karara varan yine annedir, Baba, oğul, kız Çocuğu veya gelin ancak anne kanalıyla hareketlerine yön verebilirler.
Bu şartlar altında kadın için ailede kurulacak en önemli ilişki oğluyla olan ilişkisidir, Başlangıçta gelin olarak aileye girdiği zaman kendisine yeni olduğu, aileye yeni girdiği her fırsatta hissettirilir, hatırlatılır, statüsü düşüktür, Tüm ölçütler göre, ne kadar iyi bir gelin olursa olsun ancak bir oğlan çocuğu dünyaya getirdikleri sonra yeri ve önemi kabul edilir, Ancak o zaman daha yüksek bir statüye sahip olup, kocası ve kocasının ailesi tarafından kabul edildiğini anlar, Sonuç olarak tüm umutları, endişeyle gelecekle ilgili planları büyümek olan ‘erkek evlat üzerinde yoğunlaşır. Anne her zaman için aile içinde özellikle babaya karşı anlaşmazlık ve kaygılar da kendisini koruyup savunması için oğluna güvenir
Evde otorite ve etki bakımından erkek çocuk babadan sonra ikinci gelir. Bu yüzden de anne hiçbir zaman için oğluna az şefkat göstermek veya Onunla olan ilişkilerini tehlikeye düşürmek istemez. . ve karısı arasında çıkan ise genellikle erkek çocuğun annenin tarafını tutması beklenir, Eğer bir tercih yapmak gerekirse gelirin “el kızı”nın bu konuda pek şansı olmaz, Bu gün bu anne-oğul ilişkileri e değişmektedir. Birçok durumlarda anne ve oğul babanın yetkisini üzere birleşmek sadece onun keyfi kararlarını önlemek kalmayıp onu yeni değerleri ve davranış tarzlarını kabul etmeye zorlamaktadır Kadının yaşamını iki önemli kısmını meydana getiren tüketim düzenleme ve boş vakitlerini kullanma söz konusu olduğunda bu tip çelişkiler daha çok belirginleşmektedir, Yeni ve pahalı ev eşyaları, örneğin, radyo, buzdolabı elektrik ütüleri vs. istenmektedir. Genel olarak kadınlar için onaylanan gezmelerden, sinemaya veya parktaki Türk müziği konserine gitme sine veya yeni moda elbiseler edinmesine kocası izin vermediği ya da aileyle ilgili olarak önemli bir konuda kadının karara katılmasına fırsat vermediği zaman erkek çocuk genellikle annesinin tarafını tutar.
Fakat erkek çocuklar babalarına karşı tutumlarını değiştirdikleri gibi anne ve eşlerine karşı da davranışlarını değiştirmeğe başlamışlardır. Sonuç olarak artık anne, gelini üzerinde nihai bir söz hakkına ve yetkiye sahip olamamaktadır. Zira oğlu artık annesine karşı karısından yanadır. Bu da anne-oğul ilişkilerini sınırlamakta dır. Yer alan tüm değişmeler ile birlikte anne olarak kadının bu en önemli rolde ne kazanacağı veya ne kaybedeceği konusunda yorum yapmak için vakit henüz erkendir.
Tüketim ve Kadın
Tüketimin kadının nüfuz sahası olduğu herkesçe kabul edilen bir gerçektir. Bu sahada kadının aile içindeki ilişkiler konusunda oynadığı önemli rolden sonra diğer bir önemli rolü de ailenin tüketim tarzını belirleyen kararlarında ortaya çıkar.
Tüketim tarzındaki farklılaşmalar kadının diğer ilişkilerini etkiler. Yeni gelir seviyeleri, para kazanma hızı, tüketim ve servetle ilgili değerleri de değiştirir. Çoğunlukla kabul edildiği gibi yemek, giyim, ev eşyası alımı veya bunların evde yapılıp hazırlanmaları ile ilgili kararlardan oluşan tüketim konusu küçük kasaba kadınının en önemli ve belirgin ekonomik faaliyetini meydana getirir. Değişmeyle birlikte ortaya ç örüntüler, özellikle değişmenin belirli safhalarında daha çok anlam kazanmaktadır. Kadın ve erkeğin tüketimlerinde farklılaşmalar meydana gelmekte ve böylece kadın ve erkeğin kültüründeki farklı yerleri dolaylı olarak ortaya çıkmaktadır.
Ereğli zengin bir toplum değildir. Standartlar sadece geçinmek için yeterli olacak seviyeden Türkiye’de büyük şehirlerdeki üst orta tabaka ile karşılaştırılabilecek bir seviyeye kadar değişkenlik göstermektedir. Para ekonomisinin geçerli olduğu bu yörede, para (gelir) evin erkeği tarafından temin edilmekte yiyecek, giyim ve ev eş yası gibi temel ihtiyaçlar, kadının planlaması ile haftalık, mevsimlik ve yıllık olarak alınmaktadır, Bunun dışında kadına evin günlük ihtiyaçlarının yakındaki dükkan veya çarşıdan temini için çok az miktarda para verilmektedir. Kadınlar kasabanın merkezindeki büyük çarşıdan alış yapmazlar. Merkezdeki çarşıya alış-verişe gitmek için kadın kocasından izin almalı, en azından ona haber vermelidir Ailenin erkek tarafından sağlanan geliri ikiye bölünür, bir kısmı ailenin evdeki tüketimine diğer kısmı da erkeğin ev dışındaki harcamalarına ayrılır, Erkekler kendi tüketimleri için bütçeleri tümüne oranla oldukça büyük meblağlar ayırırlar, bu harcamalara sık sık dışarıda yenilen yemekler, kendilerine yaptıkları giyim kuşa masrafları, sigara, içki ve diğer zevkleri için ayırdıkları paralar dahildir,
Evlerin döşenme tarzlarını yaşam seviyelerin ve geleneksel veya modern eğilimlere göre ayırdetmek mümkündür. Düşük gelirli ailelerde ev eşyası az ve eskidir, Yatak, yorgan ve yerlere serilen örtüler “çul” denilen artık kumaş parçalarından yapılır, Birkaç parça kap kaçak da dekoru tamamlamaktadır Orta ve yüksek gelir gruplarında ise eşya divandan koltuk takımlarına doğru değişmekte, ayrıca evde yemek, yatak adası takımları bulundurulmaktadır Evde iyi halı ve modern tül perdeler bulunmasına özen gösterilir. Evlerin döşenmesi tamamen kadının seçimi ve erkeğin zor elde edilen rızası ile olur. Nispeten düşük meblağlar karşılığında elde edilen küçük ev eşyaları, çarşaf, havlu, küçük mutfak aletleri vs. ancak kadının uzun vadeli planlama ile biriktireceği para ile satın alına bilir, Dikiş makinesi,, buzdolabı veya çamaşır makinesi gibi büyük harcamalar ise kadının seçiminin dışında olup erkeğin kararına bağlıdır, Bu konudaki öncelikler oldukça ilginçtir Masrafı azalttıkları için, dikiş makineleri ve buzdolapları öncelikle alınır; bunun yanı sıra işi azaltıcı çamaşır makineleri ise diğerlerin çok sonra gelir. Bu özellik daha sonra tüketimin çeşitli yönlerin tekrar izlenecektir, Kadının bu tip işler için sarfettiği çaba “iş” sayılmama dır, Bu nedenle yakın çevrede kadınlar arasında karşılıklı yardımlaşmaya dayanan bir sistem uygulanmaktadır Yemek saatlerinin dışında erkek zaten bütün gün evde olmadığı için evinde işi veya harcamaları azaltıcı aletler alan komşular sık sık ziyaret edilerek bu eşya ortaklaşa kullanılmaktadır.
Genel olarak Ereğli’de yeni tüketim tarzlarının ve özellikle ev eşyaları için tüketimin artmasının kadın ve erkek arasında birtakım gerginlikler sebep olduğu söylenebilir Fakat giyim söz konusu olduğu zaman bu gerginlik belirmiyor, Zira kadının yasam,şekli onun basit olan giyim alışkanlıklarını değiştirecek bir yeniliğe sahip değildir, Giyimle ilgili değerler kadının toplum içinde başkalarının dikkatini çekecek kadar cüretkar olmasını hoş karşılamaz ve kadın giyimi ailenin gelirinin sergilendiği bir konu değildir.
Düşük gelir seviyesindeki ailelerde gerginlik çoğunlukla yeni bir radyo satın almakla ilgili olarak ortaya çıkar, çünkü daima evde
olup onu erkekten çok dinleyen kadındır. Halbuki yüksek gelir sevi yelerinde talepler giderek çeşitlenmektedir. Fakat yine de yeni bir banyo inşa etmek veya mutfağı onarmak gibi yüksek maliyetli gelişmeler kolaylıkla ortaya çıkmamaktadır. Bun nedeni mali bakımdan büyük yük olması değil, bunun değişik kadının rahatıyla doğrudan ilgili olup, evin erkeğine bunların gereğinin anlatılmasının çok güç olmasıdır.
Yiyecekler ve pişirilen yemek çeşitleri, ,gelirin orta Seviyesinin üstüne çıkmasından en az etkilenen konulardır. Pişirilen en ekonomik yemekler bir miktar kıyma ile birlikte pişirilen kuru fasulye, nohut, bulgur, erişte gibi yemeklerdir.
Lezzetini arttırmak, tad vermek için domates salçası ve soğan ilave edilir. Bu yemeklerin hazırlanması genellikle çok zaman ve emek gerektirir. Dolmalar, börek çeşitleri, erişte ve makarnalar Ereğlinin ucuz fakat çok emek gerektiren yemekleridir. Gündelik olduğu kadar düğün, sünnet .gibi en önemli törenlerde de en zengin ailelerde bile tüm yemekler ailedeki kadınlar tarafından hazırlanır. Bu tip merasimlerde sunulan yemekler çok daha süslü ve o oranda da yapılması güç, emek isteyen yemeklerdir ve evin kadınları tarafından hazırlanırlar. Kadınlar bayram da olsa düğün de olsa günün tadına ancak herkes, özellikle erkeklerin servisi yapılıp onlar memnun olduktan sonra varabilirler.
Yiyeceklerin hazırlanışı ve kadının bu işe verdiği emek arasındaki ilişki dışardan satın alınan hazır yiyeceklerin miktarı ile de izlenebilir. Şimdiye kadar kadının belli başlı görevlerinden biri alan ekmek yapma işi son zamanlarda hazır ekme4< satın alınmaya başlanmasıyla aşağı yukarı tamamen ortadan kalkmıştır. Fakat yine de diğer bütün yiyeceklerin, konservelerin hazırlanması aile işidir ve özellikle kadının görevidir. Özellikle erişte, bulgur, domates salçası, turşu, reçel gibi temel yiyecekler hala genellikle evde hazırlanır.
Yiyeceklerin hazırlanmasına sarfedilen emeği incelemek yiyecek tüketimi konusunda kadın ve erkeğin göreli konumları konusunda anlamlı fikir vermek için yeterli değildir. Bir başka yönden bakıldığında esnaf, zanaatkar ve tüccarlardan oluşan kasabanın çalışan erkek nüfusu genel olarak fırsat buldukça dışarıda yemek yeme alışkanlığına sahiptir. Dükkanların kapanma saatinden sonra kasabadaki lokantalarda akşamları safralar kurulur, uzun saatler yemek yenilir ve içki içilir. Gelir sabit ve sınırlı olduğu sıralarda er kekler için bu tip çıkışlar da kısıtlıydı. Şimdi kasaba değişmekte olduğu için ve büyük bir çoğunluğun geliri arttığından bu eski gelenek yeni bir boyut kazanmaktadır Erkekler artık çok daha sık dışarıda yemek yemekte ve dolayısı ile ailelerinden çok daha iyi beslenmektedirler. Yani artan gelirin ancak çok kısıtlı bir kısmı aile için ayrılmaktadır geriye kalan büyük meblağ erkeğin, özellikle ev dışındaki kendi tüketimine ve yemek harcamalarına ayrılmaktadır. Evde kadının ve çocukların yediği geleneksel basit yemekleri beğenmedikleri zaman erkeklerin evi terkederek gidip lokantada ızgara et ve benzeri pahalı yemekler yedikleri izlenmiştir, Değişim, gelir artışı, daha önceleri ev dışında. vakit geçiren erkekleri yiyecek tüketimi konusunda farklı standartlara sürüklemiş ve cinsel davranış konusunda varolan farklı standartlara da dolaylı olarak katkıda bulunmuştur.
Benzeri tutum ve davranışlar erkek giyimi konusunda da izlenmektedir, Erkekler giyimlerini hazır almakta, ancak çok az sayıda ailede kadınlar kocalarının iç çamaşırlarını ve gömleklerini dikmektedirler. Elbiseler uzun süredir terziye diktirilmektedir Son zamanlarda hazır takım elbiseler, ceketler ve pantolonlar bulunmaktadır Yine kısmen satın almak veya ısmarlamak mümkün olduğu için. kısmen bedel erkek tarafından ödendiği için, kısmen de toplumda erkeğin giyimi ile ilgili kısıtlayıcı kurallar olmadığı için erkekler çok daha iyi, daha modern giyinme, değişik bedenler için ceketler, gömlekler vs. bulma olanağına sahiptirler.
Öte yandan kadınlar hep iç çamaşırların kendileri dikerler. Yeni çıkmakta akın sentetik kumaşlar yapılan iç çamaşırlarını genç kızlar çeyizleri için istemektedirler Aslında Ereğli’de kadın giyiminin en göze çarpan özelliği kadın giyiminin geleneksel veya modern olmak yönünden çeşitli Kasabada kadınlar yüzlerini örtmezler, Kıyafetleri modern pantolonlardan çarşafa kadar değişmekte, iç çamaşırları da naylon sütyenden pamuklu uzun içdonlarına kadar farklılaşmaktadır En çak değişen gruplar kısa kollu elbiseler giyip yazın çorapsız dolaşmakta ve başlarını örtmemektedirler Ama yine de kadınların büyük bir çoğunluğu uzun kollu ve belirli bir üslubu olmayan uzunca elbiseler giyerler, Genellikle her mevsimde de üstlerine bir yün ceket giyip başlarını örtmeyi tercih ederler, Erkeklerin giyimiyle karsılaştırıldığı zaman kadınların giyimi kalite, stil ve modernlik açılarından çok geridedir Türkiye’de kadının harcamalarında lüks tüketimin hiç yeri yoktur. Bunun nedeni bura da kadınların statüyü temsilen topluma Bunu erkekler yapar. Sonuç olarak kadın kendi giyim, tüketim ve zevkini önemsememekte onun yerine evin döşenmesi, düğün, doğum, ölüm gibi olaylarda yapılan merasimler için harcamalara önem vererek ailenin statüsünü kanıtlamaktadır. Fakat bu tercih kadın ve erkeği tüketim standartları açısından farklılaştırmakta, kadını daha aşağı bir seviyeye oturtmaktadır. Ne olursa olsun genel olarak Ereğli’de tüketim çok çalışma ve epeyce mahrumiyet demektir. Bu yoğun çalışma ve mahrumiyette kadının payı erkeğinkinden çok daha fazladır.
Kadınların Çalışması
Kadınların ev dışındaki yaşantıları gel.9rıeksel olarak arada sırada yapılan alış-verişler ve boş zaman faaliyetleri il kısıtlıdır. Bunun yanısıra, çalışma ve iş kavramı artık kadının dünyasına girmeye özellikle genç kuşakların beklentileri arasında yer almaya başlamıştır. Kadınlar uzun yıllardır yapılagelmekte olan bazı şeyleri iş veya çalışmak saymazlar. Bunların başında hizmetçilik ve çamaşırcılık yapılması gelir. Terzilik, parayla nakış işlemek de yaygın, alışılmış kadın çalışması tarzlarındandır. Bunların hepsi çok eskiden, beri aileler için ek gelir teşkil etmiştir. Görüldüğü gibi bunların hepsi evde yapılan işler olup, ev dışında çalışmak için özel bir yere ihtiyaç görülmemektedir. İlkokul öğretmenliği oldukça makbul alan bir meslek olmakla beraber, erkekler ve diğer devlet memurları arasın da ikinci sınıf bir meslek alarak değerlendirilmektedir. Kasabada toplam olarak 40 kadın devlet dairelerinde, hastahanelerde, doktor ve avukatların ofislerinde hademe alarak çalışmaktadır, Bu, evde hizmetçi alarak çalışmakla aynı tutulmamaktadır. Gençler ve genel olarak toplam memurluk ve sekreterlik gibi işleri mesleki hiyerarşide oldukça yüksek bir düzeye yerleştirmekte ve bu meslekleri makbul saymaktadır. Kaymakamlık teşkilatında üç kız memur daktilo alarak, ayrıca 4 kız da avukat yanında sekreter alarak çalışmaktadır. Bunların hepsi bekardır. Bütün kızlar arasında memur almak çak arzulanır. Böyle bir iş edinebilmek için ortaokula ve liseye gitmeyi is terler. Bu nedenle anne ve babalarının kendilerini ortaokul yerine Akşam Kız Sanat Okuluna göndermelerine içerlerler. Artık kimse dikiş dikerek veya nakış işleyerek para kazanmak istememektedir. Halen Ereğli’de 21 terzi bulunmaktadır. Hazır giyim ve çamaşırların tüketimde önemli bir yer kapladığı gözönünde tutulacak olursa dikiş dikerek hayat kazanmasının bir süre sonra giderek yok olacağı düşünülebilir. Öte yandan harcamaları karşılamak için gerekli olan parayı sağlamak üzere aile fertlerinden daha çoğunun çalışması gereği ortaya çıkmaktadır. Sonuç olarak babalar, geleceği görse de görmese de, genç kızlar ev dışında çalışmak için çak istekli ve hevesli görünmektedirler. 1
İlkokul veya daha da iyisi ortaokul, öğretmeni olmak genç neslin meslek konusundaki ilk tercihleridir. Ereğli’de çalışan kadınların büyük bir kısmını öğretmenler meydana getirmektedir. Çalışan 127 kadın öğretmen vardır. Bunun dışında sadece 1 tane meslek sahibi kadın bulunmaktadır. 0 da doğum kliniğindeki cinekologdur.
Geleneksel veya mesleki yollardan daha yaşlı kadınların kazandıkları para kendilerine kalır. Halbuki genç kızlar kazandıkları parayı annelerine, anneler de kızın babasına verirler, Böylece anneyi bir kez daha koordinatör olarak izleyebiliriz.
Kadının kazanç amacıyla çalışması konusundaki tutumlar oldukça hızla değişmektedir. Hele büyük bir çoğunluk kadının, özellikle evli kadının, yerinin evi olduğu düşüncesindedir. Her nasılsa kadının evlenmeden önce çalışması konusunda daha fazla hoşgörülü davranılmaktadır. Aslında evli kadınlar üzerindeki baskı ve kontroller genç kızların üzerindekinden çok daha fazladır. Bu sorun kazanç için çalışma konusunda da ortaya çıkmaktadır. Erkekler arasında da değişik yaşlardakiler ve değişik mesleklere sahip olanlar kadının kazanç amacı ile çalışmasına karşı farklı tavır almaktadırlar. Kolayca tahmin edilebileceği gibi tüccar ve sanatkarların üçte kişinden çoğu eşlerinin ev dışında çalışmalarına rıza göstermemektedir. Yaş gruplarına gelince, 25-35 yaşlarındaki erkekler belki de evdeki küçük çocuklardan da dolayı, 45-55 yaşlarındakiler ise 35-40 yaşlarında tecrübeli ve bağımsız kişiliğe sahip eşleri oldukları için kadınlarının çalışması konusunda daha az hoşgörülü davranmak tadırlar. Bu kasabada eğitimin de meslek ve yaştan bağımsız olarak, bu konuda pek etkili olmadığı görülüyor.
Ereğli’li erkeklerin kadının çalışmasına karşı olumsuz bir tutumları olmasına rağmen, kadının yapabileceği işler hakkındaki düşünceleri çok geniştir. Öğretmen, ebe, hemşire, terzilik gibi çevrenin öteden beri kadın işi diye kabul ettiği işler dahil doktorluk, hakimlik, mühendislik gibi meslekleri de kadınlar için kabullenenler vardır. Er kekler her ne kadar eşlerinin çalışmasına taraftar değilseler de, diğer kültürlerde kadınların çalışıp meslek sahibi olduklarının açıkça farkındadırlar., Bu konuda yorum yapmazlar, fakat durumu kabul ederler. Belki de bu kabullenme değişme için başlangıç noktasıdır. Fakat şu an ne esnaf ne de sanatkar, karısını meslek sahibi olarak düşünememektedir bile.
Kızların eğitimi de kadının çalışması ve bu konuyla ilgili tavırlarla bir paralellik göstermektedir. Okul sonrası yaştaki kızların aşağı yukarı hepsi, aile reislerinin eşlerinin yüzde 60’ ve şimdi hayatta olan bir önceki neslin (annenin annesi) üçte biri okuma yazma bilmektedir. Fal bunun ötesinde hiçbir eğitim görmemişlerdir. Ancak ilkokul eğitimi görmüş ve belki de dikiş öğrenmiş ve babaları tarafından bir miktar, eğitilmiş olabilirler.
Kız Akşam Teknik Okulu iki yıllık olup. biçki, dikiş, çiçek yapı rai, nakış ve, iç çamaşır dikimi konularında dersler vermektedir, İlkokul mezunları veya okuma yazma bilen herkes yaş sınırı olmaksızın bu okula kabul edilmektedir. Bu eğitim her yaştan kadının özellikle tüccar ve sanatkörların oluşturduğu orta sınıf kadına ilginç gelmektedir. Burada üzerinde durulması gereken bir nokta “daha alt seviyelerdeki ailelerin kızları için ilkokul öğretmenliği gibi bir meslek isteyip bunu elde etmesi için ellerinden geleni yapmalarına karşılık, orta ve yüksek seviyedeki tüccar ve zanaatkarların kızlarına ev idaresi eğitimini, eğer bir gün çok sıkışırsa dikiş dikerek veya nakış işleyerek hayatını kazanabileceği gerekçesi ile yeterli bulmalarıdır. Fakat önceden de belirtildiği gibi genç kızlar bu okula değil de ilerde memur olma amacıyla ortaokula devam et meyi tercih etmektedirler.
Sanat okulu, veliler tarafından okul sayılmıyor, “Kız okumasa da olur, dikişe gönderiyorum”, “Dikişe gitsin yeter” şeklindeki sözlerle enstitülerin daha geleneksel kişileri çektiğini, aynı zamanda da nesiller ve cinsler arasındaki gerginliği ve çelişkiyi arttırdığını göstermiş oluyorlar.
Bununla birlikte kasabada büyük bir çoğunluk eğitim konusun da bilinçlenmeye başlamıştır. “Okuyabildiği kadar okusun” cümleciği bize çocukların eğitimi konusundaki tavrı özetlemektedir. Velilerin üçte biri kızlarının üniversite öğrenimi görmesini, kendi şartları dahilinde imkansız olmasına rağmen, istemektedirler Kendisi ile konuştuğumuz bir balıkçı bu konudaki fikrini şöyle belirtti. “Bütçem müsait değil ama kızımın üniversiteye devam etmesini isterim, iyi bir şey”. Aslında kızlarının üniversite eğitimi almasını isteyenlerin başında serbest meslek sahibi veliler gelmekte. Bu grubu da devlet memurları ve kalifiye işçiler takip etmektedir. Tüccar ve esnaf yine en arka sırada kalmaktadır. Zaten bu grup ilkokul eğitimini bile kızlar için gereksiz bulmaktadır. Meslek grupları arasında kızların eğitim seviyesi ve çeşidi konusunda açıkça bir çelişki olduğu görünmektedir Devlet memurları serbest meslek sahiplerinin ve kalifiye işçilerin görüşleri tüccar ve esnafın görüşleri ile zıt düşmektedir.
Ereğli’liler kızlarının eğitim görmesini istemekle beraber bunun, nedenini açıklayamamaktadırlar Eğitilmiş olmanın ilerde faydalı olacağını söylemekte fakat bunun tam olarak ne şekilde olacağını bilememektedirler Geleceğin toplumunda kadının yerini görmekte güçlük çekmektedirler Kızların eğitimi konusunda verilen cevapların çoğunluğu kızların çevreye uyum sağlayıp, günlük hayatta karşılaşacakları problemlerle kolayca başa çıkabilmeleri isteğini yansıtmaktadır. Eski deyim “kızların okula gitmesi gerekmez” sözü ar tık kızlar, hayatın problemleriyle boşa çıkmasını öğrenmek için, okula gitmelidir” şeklinde değişmektedir. Su görüş tüm meslek grupları arasında görülmekte beraber ancak şartların değiştiğini farkeden ve değişmenin getirdiği problemlerin çözülmesinde belirli bazı becerilerin gerekli olması ihtimalini göz önünde tutarak kızlarını okula göndermeye razı olan esnaf ve tüccarlar arasında yaygın olarak izlenmektedir.

Sonuçlar
Küçük kasabalarda kadının statüsünün değişmesini beklemenin şimdilik çok erken olduğu açıktır. Kadının ev dışında stratejik olarak önemli bir işe girip, dış dünyaya çevresindeki yaşantıya doğrudan doğruya katkıda bulunması ve erkek ile eşit şartlarda bulunması zamanı henüz gelmemiştir. Bunun yanısıra kasabalı kadınlar üzerinde yapılan incelemeler diğer bazı gerçekleri de yansıt maktadır. Kadının, evinde, kasabanın ekonomik faaliyetler zincirinin en önemli bağlantılarından biri olduğu açıktır. Çünkü onun kararları eylemleri ve araya girmesiyle kazanılan ve üretilenler, tüketim eşyası olarak ortaya çıkarlar. Ailenin günlük yaşamının niteliği kadının tüketim konusundaki rolünden kaynaklanmaktadır. Değişme sırasında ailenin evdeki harcamaları ile erkeğin dışarıdaki harcamalarının farklılaşması daha çok incelemeyi gerektiren ev tüketimi ile ilgili bazı olumsuz yönleri ortaya çıkarmaktadır. Küçük kasaba ailelerinde kadının rolü özellikle nazik durumlar ve ilişkilerle belirginleşmektedir. Kadınlar, pasif ve alıcı değildirler. Genellikle insan ilişkilerinde arabulma konusunda en önemli ve en kritik rolü oynayan kimseler annelerdir. Ancak onun uyanıklığı, açıklığı ve arabuluculuğa sayesinde baba, oğullar, kızlar ve diğer kişiler barış içinde aynı ailede barınabilirler. Sonuç ise olgun, sorumluluk taşı yan, bağımsız kişilikleri olan kadınların ortaya çıkmasıdır. Bu kişilik üstelik ailenin diğer fertlerinin iyiliği için her an fedakarlık yapmaya hazır olan bir kişiliktir. Fakat bu kadınların daha geniş topluma ne şekilde girip, insan ilişkileri konusundaki eşsiz becerilerini toplumdaki ilişkilere ne şekilde aktaracakları şimdilik meçhuldür.






BAŞKALARININ GÖRÜŞLERİNE SAYGI DUYUN
ASLA
“YANILIYORSUN !” DEMEYİN

Kuzey Carolina , Kings Mountain’dan Kathrerina A. Allred , yün işleyen bir fabrikada uzman endüstri mühendisi olarak çalışıyordu. Bize hassas bir konuyu nasıl ele aldığını anlattı:
“Sorumluluk alanıma giren bir konu da çalışanlarımızın daha fazla yün üretebilmeleri için teşvik edici yöntemler bulup bunları uygulamaya koymaktı,” diye söze başladı. “Şimdiye kadar uyguladığımız sistem iki üç tür yün ürettiğimiz günlerde yeterliydi, ama çalışma sahamızı genişletmiştik ve ürün çeşidimiz on ikiye ulaşmıştı. Kullandığımız sistem çalışanların istenen performansa ulaşmasını engelliyordu, bu yüzden istenen yerime ulaşamıyorduk. Yeni bir sistem hazırlayarak bunun en doğru yaklaşım olduğunu yöneticilere göstermek üzere bir toplantı düzenledim. Çalışanlara nerede yanlış yaptıklarını detaylı bir şekilde anlattım. Onlara yanlışlarını göstererek tüm çözümlere sahip olduğumu söyledim. Doğru sunu söylemek gerekirse tam anlamıyla bir başarısızlığa uğradım. Yeni sistemimi savunmaya öylesine dalmıştım ki onlara eski sistem ile ilgili sorunlarını anlatmaları için fırsat vermemiştim. Önerim baştan ölü doğmuştu.”
“Kursunuza birkaç kez katıldıktan sonra nerede yanlış yaptığı- mı anladım. Tekrar bir toplantı düzenleyerek bu sefer onların nere de sorunları olduğunu sordum. Her söyleneni dikkatle dinledim. Üretimle ilgili en iyi yolun ne olduğunu onlara sordum. Belirli aralıklarla ortaya attığım yol gösterici birkaç öneri ile aslında kendi sistemimi onların bulmasını sağladım. Toplantının sonunda siste mim kabul edilmişti.
“Şimdi bir insana hatalı olduğunu söyleyerek hiçbir yere varmayacağımı biliyorum. Tartışmaya girişmeden bir insanın kendi kendisini yargılamasını sağlayabilirseniz başarıya ulaşabilirsiniz.”
Bir başka örneği ele alalım.
R. V. Crowley New York’taki bir kereste şirketinde pazarlamacı olarak çalışmaktaydı. Crowley yıllar boyu taşkafalı kereste eksperlerine yanıldıklarını söylemiş ve birçok tartışmayı da kazanmıştı. Bunun bir yararı olmuş muydu? Bay Crowley, “Bu müfettişler tıpkı beysbol hakemlerine benziyorlardı,” diye anlatıyor “Bir kere karar verdiler mi asla fikirlerini değiştirmiyorlardı.”
Bay Crowley tartışmaları kazanıyordu ama bu onun şirketinin binlerce dolar kaybetmesine neden oluyordu. Benim kurslarıma katıldıktan sonra tutumunu değiştirmeye ve tartışmalardan kaçınmaya karar verdi. Sonuç ne mi oldu? Gelin öyküsünü onun ağzından dinleyelim:
“Bir sabah ofisimdeki telefon çaldı. Telefonun öbür ucunda öfkeli bir adam fabrikasına gönderilen kerestelerin istenen nitelikte olmadığını söylüyordu. Malı hemen geri almamızı istiyordu. Ara banın dörtte biri boşaltıldıktan sonra kereste eksperleri kerestenin istenenden %55 daha düşük kalite olduğunu rapor etmişti. Bu durumda müşteri malı reddediyor, almak istemiyordu.
“Hemen fabrikaya doğru yola çıktım; yol boyunca durumu nasıl ele alabileceğinizi düşündüm. Kendim de kereste eksperi olduğum için önceleri kerestenin kaliteli olduğunu gördüğümde diğer eksperlerle tartışmaya giriyordum. Ancak bu kez kursta öğrendiğim ilkeleri uygulamayı düşündüm.
“Fabrikaya ulaştığımda satın alma müdürü ile eksperin tartış maya, hatta kavgaya hazır olduklarını gördüm. Yüzlerinde haince bir ifade vardı. Boşaltılmakta olan arabaya giderek yükün indirilmesini, böylelikle durumu görebileceğimi söyledim. Eksperden de beğenmediği keresteleri göstermesini ve nitelikli olanlarla niteliksiz kerestelerin ayrı ayrı istiflemesini istedim.
“Onu bir süre izledikten sonra bu işte çok katı davrandığını, kuralları yanlış uyguladığını fark ettim. Bunlar beyaz çam kerestesiydi. Eksperin sert ahşap üzerine eğitim gördüğünü ve beyaz çam konusunda deneyimsiz olduğunu biliyordum. Beyaz çam benim uzmanlık alanıma giriyordu, ama yine de onun değerlendirmesine karşı çıkmadım. İzlemeye devam ettim ve sonunda niçin bazı parçaları niteliksiz bulduğunu sordum. Bu sorumun nedeninin de gelecek siparişte istenen keresteyi göndermek olduğunu belirttim.
“Dostça ve işbirlikçi bir tavır sergiliyordum. İstemedikleri keresteyi almamakta haklı olduklarını ısrarla söylüyordum. Onu yeteri kadar yumuşattığımda aramızdaki gerginlik de yok oldu gitti. Söylediğim bir iki söz onun reddedip ayırdığı kerestelerin bazılarını satın alabilecekleri kanısına varmasına neden oldu. Bu konuda çok fazla ısrarcı olmamaya da özen gösterdim.
“Giderek davranış şekli tümüyle değişti, sonunda beyaz çam konusunda deneyimi olmadığını açıklayarak indirilen her parçada benim fikrimi sormaya başladı.
“Her parçanın istenen nitelikte olduğunu vurguluyor, yine de amaçlarına uygun değilse almamalarını söylüyordum. sonunda hatasını gördü.
“Sonuç olarak ben oradan ayrıldıktan sonra keresteleri yeniden gözden geçirdi ve kabul etti Çekimizi de hemen aldık
“Karşımdaki kişinin hatasını yüzüne söylemekten kaçınmakla şirketime yüklü bir para andırmıştım. Aslında kazancımız parayla ölçülemezdi”
Bir barışsever olan Martin Luther Kingir.’ a niçin Hava Kuvvetleri Komutanı Daniel (Chappie) Jarnes’e hayran olduğunu sormuşlardı. Dr. King “Ben insanları kendi ilkelerimle değil, onların kendi ilkeleri ile yargılarım demişti.
Yine benzer bir durumda General Robert E. Lee Konfederasyon başkanı Jefferson Davis’le konuşurken emrindeki bir subay için övgü dolu sözler sarf etmişti. Bir diğer subay şaşırmış ve “General,” demişti, “sözünü ettiğiniz subayın sizi yok etmek için uğraşan düşmanlarınızdan biri olduğunu biliyor musunuz?” General Lee, “Evet,” diye yanıtlamıştı “ama başkan benim onun hakkında fikirlerini sordu, onun benim hakkındaki fikirlerimi değil.”
Aslında ben bu bölümde yeni bir şey öğretmedim. İki bin yıl önce İsa, “Karşınızdakilerle en çabuk ve kısa yoldan anlaşınız” demişti.
Milattan 2200 yıl önce Mısırlı Firavun Akhtoi de oğluna bugün bile geçerli ve son derece önemli olan şu öğüdü vermişti. “Diplomatik ol, bu seni istediğin sonuca ulaştırır.”
Karşınızdaki kişiyle; bir müşterinizle dostunuzla ya da düşmanınızla tartışmayın Onlara hatalı olduklarını söylemeyin. Diploma tik olun.(Dale Carnegia – Dost Kazanma ve İnsanları Etkileme Sanatı , 2004 , s.120 , Çeviri – Nazlı Uzunali)







KADININ DEMOKRATİK HAYATA GEÇİŞİ
KADIN HAREKETLERİ TAKVİMİ (Doğan ,”Sosyolojik kavramlar ve sorunlar” Pefama Yay. Say.134-140)
1299 - Osmanlı Hanedanının İlk Esir Gelini Nilüfer Hatun Orhan Gazi ile evlendi. Bu tarih Osmanlı Devletinin Kuruluş Tarihidir.
1571 -İstanbul’da çamaşırcı kadınların dükkan tutması yasaklandı.
1573- Kadınların Eyüp’te kaynakçı dükkanlarına girmesi yasaklandı.
1580 -Kadınlarla erkeklerin birlikte peremelere binmeleri yasaklandı.
1650 -Londra’da ilk evlendirme bürosu faaliyetine başladı.
1792 -İlk İngiliz feministlerinden Mary Wollenstonecraft ‘Kadın Haklarının Doğrulanması” kitabını yazdı.
1793 -Yeni Fransız Anayasası’nda kadınlara oy hakkı verilmeyişini eleştiren ve “madem ki kadına giyotin hakkı veriliyor, neden kürsüye çıkma hakkı verilmiyor?” diyen Olype de Gouge giyotine gönderildi.
1797 -Almanya’da üniversiteli bir genç, “Alman Kadın hareketi” için bir bildiri yayınladı.
1823 -Doğum kontrol kampanyası ilk olarak Londra’da başlatıldı.
1839 -Tanzimat Fermanı ilan edildi.
1842 - Avrupalı kadınlar, Tıbbiye’de kadınlar için ebelik kursu açtılar.
1847 - Kız ve erkek çocuğa eşit miras hakkı tanıyan irade-i seniyye yayınlandı.
1848 - Divan şairi Leyla Hanım’ın ölümü. Divanı üç kez basılan Leyla hanım, şiirlerinde Mevlana’yı övmekle birlikte platonik aşka da yer vermiştir. “Meclisi hazırla ne derlerse desinler. Güzelce içki iç, ne derlerse desinler” dizelerinde olduğu gibi döneminde bir kadın için cesurca sayılabilecek imgeler de kullanmıştır.
1856 - Islahat Fermanı ilan edildi.
1858 - Sultanahmet’te ilk Kız Rüştiyesi (lise) açıldı. Bu dönemde İstanbul’da 13 erkek rüştiyesi vardı.
1860 - Tercüman Ahval gazetesinde yayınlanan Şinasi’nin “Şair Evlenmesi”, adlı kontedide Türklerde evlilik ilişkileri ele alındı.
1861 - Şair Şeref Hanım’ın ölümü.
1862 - Namık Kemal’in kadın eğitimini konu edinen “Terbiye-i Nisvan Hakkında Bir Layiha” adlı makale Tasvir-i Efkar’da yayınlandı.
1865 - Rusçuk’ta ilk kız sanat okulu açıldı.
1868 - Terakki gazetesi Pazar günleri kadınlar için ek vermeye başladı. Türk kadınlarının Avrupalı kadınlar gibi eğitim görmeleri ile toplumda erkeklere nispetle daha gerilerde kalmalarını eleştiren yazılar yayınlandı.
1869 - Maarif-i Umumiye Nizamnamesi yayınlandı. Nizamname ilköğretim zorunluluğunu getirdi. Erkeklerde 6-10, Kızlarda 7-11 yaşları zorunlu öğrenim yaşı oldu.
1869 -İstanbul Yedikule’de Kız Sanayii Mektebi açıldı.
1869 - Kadınlar için ilk süreli yayın, Terakki-i Muhadarat yayınlandı. 48 sayı olarak yayınlanan dergi, cinslerin eşitliğini, tek eşli evliliğin erdemlerini savunan ve çoğu imzasız yazılardan oluşuyordu.
1870 - Dar’ul-Muallimat (Kız Öğretmen Okulu) açıldı.
1872 - Namık Kemal’in İbret gazetesinde “Aile” isimli makalesi yayınlandı. Yazar bu makalede Türk ailesini mevcut statü ve rollerini eleştirel bir biçimde analiz etmekte, bu açılardan Batıyla karşı]aştırmaktadır. Makalede ilk kez çocuk hak/an deyimi kullanılmaktadır.
1873 - Tersane işçilerinin grevine karıları ve kız kardeşleri de katıldı.
1873 – Dar’ul-Muallimat ilk mezunlarını verdi. 17 kişilik gruptan 6 kadın öğretmen (Fahriye, Münire, Fatma, Nigar, Zeynep, Zehra ve Hatice hanımlar) Kız Rüştiyesi’ne alındılar.
1875 - İstanbul’da Amerikan Kız Koleji açıldı. Vakit Yahut Mürebbi_i Muhadderat adlı kadın dergisi yayınlandı. Bu yıl içinde ayrıca Trabzon, Konya, Girit ve Bosna’da Kız Rüştiyeleri açıldı.
1876 - 1. Meşrutiyet’in ilanı.
1876 - İstanbul’daki Kız Rüştiyelerinin sayısı 9’a çıktı.
1876 -Bulgar bir kızın Müslüman olmasıyla başlayan Selanik olayları meydana geldi.imparatorluğun siyasal hareketliliğini derinden etkileyen olaylarda 2 konsolos ile 6 isyancı öldü.
1879 - Şemsettin Sami’nin “Kadınlar” adlı incelemesi (risülesi) yayınlandı. Yazar kadınlar dünyasındaki olumlu gelişmelerin toplumu da geliştireceği düşüncesini işlemektedir. Bu yıl içinde, “Aileye , yani kadınlara, çocuklara ve ev işlerine müteallik meböhis-i mütenevviayı cami mecmuadır” takdimiyle çıkan Aile dergisi de Şemsettin Sami’nin editörlüğünde yayınlanmıştır.
1880 - İlk kız idadisi açıldı.
1882 - Nüfus sayımlarında, İstanbul’da kadınlar da sayılmaya başlandı. Ahmet Mithat Efendi’nin Dürdane Hanım adlı romanı yayınlandı.
1883 - Bir çeşit kadın dergisi olarak İnsaniyet yayına girdi. İstanbul’da Derseadet Kız Sanayi Mektebi açıldı.
1885 - Üsküdar’da Nehari kız Sanayi Mektebi adıyla iki okul açıldı.
1886 -Üsküdar’da iki “Küz Sanayii Mektebi” açıldı.
1886 -Kadınlar için “Şüküfezar” dergisi Arife hanım idaresinde çıkarıldı. Çiçek Bahçesi anlamına gelen dergi çıkış amacını ilk sayıda şöyle açıklıyor: “Biz ki saçı uzun aklı kısa diye erkeklerin istihzalarına hedef olmuş bir taifiyasiz Bunun aksini ispat etmeye çalışacağız. Erkekliği kadınlığa, kadınlığı erkekliğe tercih etmeyerek, çalışma ve iş görme yolunda adımlarımızı sebatla atacağız”
1887 -Mürüvvet gazetesi, 11. Abdülhamit’in desteğiyle kadınlar için Mürüvvet dergisini çıkardı.
1889 -II. Abdülhamit, kadınların çarşafla sokağa çıkmalarını yasakladı. Bu dönemde yaşmak ve ferace giymek sadece saraylı kadınlara özgü bir ayrıcalıktı. Yasağa rağmen kadınlar arasında çarşaf kullanımı yaygınlaştı. Özellikle 1892 yılından itibaren çarşaf moda oldu. Ancak hükümet bu kıyafete karşı tavrını sürdürdü. İstanbul polisi elinde makas iki sene boyunca çarşafların etek ve pelerinlerini kesti.
1889 -Hatice, Rabia ve Semiha hanımlar “Parça Bohçası”nı yayınladılar.
1889 -Ebuzziya Tevfik Bey, kadın bilgilerinin olduğu “Takvim-t nisa”yı yayınladı.
1891 - Papasköprülü Amelya takma adıyla Kadriye Hanım ilk Müslüman Türk kadını olarak Nazilli’de sahneye çıktı. Kadriye hanım Yozgat kadısının kızıydı.
1892 - İstanbul’da ilk özel doğum kliniği açıldı. Fatma Aliye hanım Muhadarat adlı romanını yayınladı.
1893 -Yeni Zelanda seçimlerinde 90 bin kadın oy kullandı.
1895 -Yazarların tamamının kadın olduğu “Harumlara Mahsus” gazetesi çıktı.
1896 -Fatma Adliye’nin öncülüğünde ilk kadın derneği olan “Muhadenat-ı Nisvün” (Kadın dayanışması) kuruldu.
1897 -Yunanlılarla savaşırken yaralanan askerlere yardım amacıyla Fatma Aliye l “Cemiyet-i Imdödiye”yi kurdu.
1898 -Emine Semiye Hanım ve arkadaşları Sel “Şevket-t Nisvön” derneğini kurdular.
1899- Osmanlı Hanedanının tek kadın şairi 11. Mahmud’un kızı, t{dile Sultan vefat etti.
1900 -İlk kadın yıllığı Nevsal-i Nisvan yayınlandı.
1900- İlk çıplak kadın resimleri ‘ neftve” başlığı altında Servet-i Fünı2n dergisinde yayınlandı.
1900 - Fuhuş vesikaya bağlandı.
1900 - Halit Ziya Uşaklıgil’in ünlü Aşkı Memnü adlı eseri yayınlandı.
1904 -Danimarka’da “Uluslararası Kadınlar Birliği” kuruldu.
1905 -İstanbul Kadırga’da ebe mektebi ve doğum hanesi açıldı.
1905 - Batılılaşmacı yazar Selahatin Asım’ın, Türk Kadınlarının Tereddisi adlı kitabı yayınlandı. Bu eser Türk kadının dinsel kurumların baskısı altında ezildiği ve yozlaştırıldığı düşüncesi işlendi.
1908 -II. Meşrutiyet ilan edildi.
1908 - Kadını aydınlatma amacını yayın ilkesi edinen Demet dergisi yayınlandı.
1908 -Selanik’te çıkan “Mefharet” adlı kadın dergisi, Meşrutiyet’in ilanını kutlamak için “Yaşasın Millet Meclisi” diye yazdı. Böylece ilk kez olarak, “Meclis-i Mebusan” değil, “Millet Meclisi” deyimi kullanılmış oldu.
1908 - Kadınlar için “Mehc2sin” dergisi yayınlandı. Bu dergi renkli ve resimli bir dergidir.
1908 -Selanik’te “Kadın” dergisi yayınlandı. Osmanlı Kadınları Şefkat Cemiyet-i Hayriyesi kuruldu. Cemiyet-i Hayriye-i Nisvaniye adlı kadın kuruluşu da Selanik’te kuruldu. Aynı yıl Müslim ve Gayri Müslim kadınların katıldığı ilk kadın paneli organize edildi.
1908 -Çerkes İttihad ve Teavun Cemiyeti, Çerkes kızlarının saraydan çıkarılması için Fuat Paşa’dan yardım istedi.
1909 - Emniyet-i Umumiye Müdürlüğü’ne bağlı olarak İstanbul’da bir ahlak zabıtası oluşturuldu. Fuhuş yapan kadınları tespit etmekle görevli Ahlak zabıtasının dikkat edeceği diğer bir konu da vesikalı kadınların hastalık taşımasını önlemekti. Ahlak zabıtasına bağlı açılan “Polis Sanat Mektebi” ise geçim sıkıntısından kötü yola düşen kadınları kurtarma amacını taşıyordu. Kabataş’taki Ethem Paşa Köşkü’nde açılan mektepte, kadınlara çorap, fanila örgüsü ve terzilik dersleri verilerek meşru yoldan para kazanmaları ve bu vesile ile de fuhuşun azaltılması amaçlanmıştı.
1909 - Halide Edip Hanım’ın girişimi ile Te Nisvfln (Kadınları Yükseltme) cemiyeti kuruldu.
1909 - Madam Kolp, kız çocuklarını iyi ev kadını yapmak amacıyla Osmanlı- Fransız Kız Mektebi’ni açtı.
1910 - Karadeniz Ereğlisi Evlendiriciler Cemiyeti Kuruldu (16 Ocak).
1910 - Bursa’da ipek üretiminde çalışan kadın işçiler grev yaptılar. Grev nedeni kadın ve genç kızların düşük ücretle günde 15-16 saat çalıştırılmalarıydı.
1910 - Osmanlı kadın derneği sekreteri Kadriye İhsan Hanım yayınlanmak üzere fotoğrafının çekilmesine izin verdi. Fakat fotoğraflar hiçbir yerde yayınlanmadı.
1910 - Halil Hamit, İslamiyet’te Feminizm yahut Alem-i İslam’da Müsavat-ı Tümme isimli kitabını yazdı.
1911 - Hilal-i Ahmer Cemiyeti Hanımlar Heyeti kuruldu.
1911 - İstanbul’da feminist kadın konferansları başladı. “Beyaz Konferanslarda erkeklere karşı yoğun tepkiler ve hatta düşmanlıklar dile getirildi.
1912 - Himaye-i Etfal Cemiyeti (Çocuk Esirgeme Kurumu ) kuruldu.
1913 - Türk kadınları ilk kez peçesiz olarak Amerikan Sefareti’nde verilen bir davete katıldılar.
1913 - II. Meşrutiyet döneminin feminist kadın derneği Osmanlı Müdafaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti kuruldu. Derneğin Kadınlar Dünyası adıyla bir de yayını bulunmaktaydı. Cemiyetin çalışmaları sonunda ilk defa olarak kadınlar memur ve iş müfettişi olarak Telefon İdaresi’ne kabul edildiler. Kadınlar Dünyası dergisi’nin tüm çalışanları kadındı. Önceleri günlük bilahere haftalık yayınlanan dergi ilk defa kapağında kadın fotoğraflan yayınlayan dergi oldu.
1913 - Mamulat-ı Dahiliyi Kadınlar Cemiyet-i Hayriyesi kuruldu. Osmanlının ekonomik geriliğinde kadınlara düşen sorumlulukların dernek amacı olduğu bu organizasyon yerli malların kullanımını teşvik etti. Dernek bu amaçla bir terzihane açtı. Buradan otuz kadar terzi ustası kadın yetişti. Dernek, Siyanet adıyla bir de dergi yayımladı.
1913 - Kadınlık Hayatı isimli dergi yayınlandı. Tüm yazarları kadın olan dergide Emine Seher Ali her sayıda yazıları olan kadın yazar olarak temayüz etti. Onun Jçtimaiycıt başlıklı yazıları sosyolojik tahliller olarak dikkat çekti.
1914 -Türk Ocağı’nda kadınlı erkekli toplantılar düzenlenmeye başlandı.
1914 - İstanbul Üniversitesi’ne haftada dört gün, konferans şeklinde ders dinlemek koşuluyla kız öğrenci kabulüne başlandı. Aynı yıl mas Sanayi-i Nefise Mektebi adıyla kızlar için güzel sanatlar okulu açıldı. Ayrıca bu yılda Şişli kadınlar Hayır Derneği kuruldu.
1915 - Celal Nuri (ileri), Kadınlarımız isimli kitabı yayınladı.
1917 - Hukuk-ı Aile Kararnamesi yayınlandı. Evlilik, kanuni bir çerçeveye bağlandı. Kadınlara boşanma hakkı tanındı. “Çok kanlı” evlilik için kadının rızası şartı getirildi.
1917 – İnas-ı Dar’ul Fanünu’ndan mezun olan Semiha Hızal 19 yaşında Lise müdürü olan ilk kadın oldu.
1917 - Bazı Osmanlı kadınları rnantoyla sokağa çıkmağa başladılar. Erkeklerle karşılaştıklarında yüz yılların getirdiği alışkanlıkla yüzlerini kapatıyorlardı.
1918 - Sade Giyinen Hanımlar Cemiyet kuruldu.
1918 –Asri (çağdaş) Kadın Cemiyeti kuruldu.
1919 - Kasaba İslam Kadınları Cemiyeti kuruldu.
1920 - Türkiye’nin ilk kadın avukatı Süreyya Ağaoğlu İstanbul Hukuk Fakültesi’ne kaydoldu. Afife Jale İlk Türk kadını olarak Yamalar Piyesindeki rolüyle Kadıköy Apollon tiyatrosunda sahneye çıktı. 26 Aralıkta Meclis’te frengi kanunu hakkındaki görüşmeler sırasında kavga çıktı. Sıhhat Encümeni başkanı ve Bursa mebusu Operatör Emin Bey, hastalığın önlenebilmesi için kadınların muayene edilmesi gerektiğini Hey’et-i Umümiye’ye anlatırken itirazlar yapıldı. Gerekçede, böyle bir uygulamanın “şeriata aykırı olduğu, kadınların bu nedenle muayene edilemeyeceği” öne sürülmekteydi. Uzun tartışmalar sonunda frengi yasası Emin Bey’in önerdiği şekilde kabul edildi.
1921 - Yükseköğretim karma hale getirildi.
1922 - İzmir ve Ankara’da kız liseleri açıldı.






KAYNAKÇA

UĞUR YENİDOĞAN – Vatandaşlık Bilgisi
Pof. Dr. İSMAİL DOĞAN – Vatandaşlık Demokrasi Ve İnsan Hakları, SOSYOLOJİ – KAVRAMLAR VE SORUNLAR
C. BOUGLE, J. RAFFAULT – Sosyolojinin Unsurları
MUSTAFA AKSOY – Sosyal Bilimlere Ve Sosyolojiye Giriş
Pof. Dr. MÜBECCEL KINAY – Toplum Bilim Yazıları
Sosyal Bilgiler El Sözlüğü – ALFA YAYINLARI
GÜLAY GÖKTÜRK – Yeni Yüzyıl
N. ABADAN – Türk toplumunda Kadın
DALE CARNEİGE – Dost Kazanma Ve İnsanları Etkileme Sanatı.
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 23-07-09, 23:07   #2
Patron

Varsayılan C: Ailede Demokrasi


Teşekkür Ederim. Eline sağlık...
  Alıntı Yaparak Cevapla
Cevapla

Bu konunun kısa yolunu aşağıdaki sitelere ekleyebilirsiniz

Konu Araçları

Gönderme Kuralları
Yeni konu açamazsınız
Cevap yazamazsınız
Dosya gönderemezsiniz
Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz

BB code is Açık
Smiley Açık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı



5651 sayılı yasaya göre forumumuzdaki mesajlardan doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. Şikayet Mailimiz. İçerik, Yer Sağlayıcı Bilgilerimiz. Reklam Mailimiz. Gizlilik Politikası


Reklamı Kapat

Reklamı Kapat