Forum TR
Go Back   Forum TR > Bilgi Bankası (Databank) (Ödev) > Lise Bilgileri > Felsefe Sosyoloji Psikoloji
ForumTR'ye Reklam Vermek İçin Tıklayınız: network@frmtr.com
Felsefe Sosyoloji Psikoloji Felsefe - Sosyoloji - Psikoloji Bilgileri Paylaşımlarınız Bu Forumdan

Cevapla
 
Konu Araçları
Eski 02-11-07, 15:35   #1 (permalink)
I ♥ ForumTR
 
Giriş Tarihi: 04-03-2007
Yer: İstanbul
Mesajlar: 783
Blog Mesajları: 6
Rep Puanı: 26099113
pHoTo_tR Rütbe: Artı 11pHoTo_tR Rütbe: Artı 11pHoTo_tR Rütbe: Artı 11pHoTo_tR Rütbe: Artı 11pHoTo_tR Rütbe: Artı 11pHoTo_tR Rütbe: Artı 11pHoTo_tR Rütbe: Artı 11pHoTo_tR Rütbe: Artı 11pHoTo_tR Rütbe: Artı 11pHoTo_tR Rütbe: Artı 11pHoTo_tR Rütbe: Artı 11
Rep Gücü: 261015
Varsayılan İnsanın Tabiat İle Diyaloğunda Akıl, Bilim ve Dinin Etkileşimi


İnsanın faaliyetlerinden olan bilim, çok değişik perspektiflerden ele alınıp incelenebilir. Evreni anlamaya çalışan bilimin bizzat kendisinin mercek altına alınıp incelenmesine yönelik araştırmalar ("****bilim"), insanın bilimle ve tabiatla diyaloğunda yeni ufuklar açmaktadır. Bilim belli bir sosyo-kültürel çevrede yapıldığı için, bilim insanının yaşadığı sosyo-kültürel çevre, belli ölçüde, bilimin nasıl ve ne şekilde yapılacağını belirler. Bazı bilim insanlarının yetiştikleri çevre ve aldıkları eğitim, onların evreni ve içindekileri nasıl algıladıklarını etkilemekte ve bilimin bulgularını yorumlamada, büyük ölçüde aldıkları eğitimin etkisinde kalmaktadırlar.

Tarihteki Bilim-Din İlişkisini Algılamada Farklı Paradigmaların ve Bakış Açılarının Rolü
Bilim, insanlığın ve uygarlığın ortak mirası iken ve her uygarlık belli düzeylerde onun gelişimine (veya gerilemesine) katkıda bulunmuşken, belli bir uygarlığın katkısının ön plâna çıkarılması ve diğerlerinin gözardı edilmesi, belli sosyo-kültürel çevreden gelen bilim insanlarında çok sık görülen bir durumdur. Bilimin kaynağında ve tarihinde, hem tevhid hem de paganist anlayışa sahip toplumlar ve uygarlıklar vardır. Eski Yunan medeniyeti yanında eski Mezopotamya medeniyeti de bilime katkıda bulunmuştur. İnsanlık tarihi boyunca tevhid inancına sahip toplumlar ile çok tanrılı inanca sahip toplumlar aynı ve/veya farklı coğrafyalarda birlikte yaşamışlar ve insanın tabiatla diyaloğuna katkıda bulunmuşlardır. Tarihî gerçek böyle iken, siz bu fotografın sadece belli karelerini alıp, bilimi çok tanrılı eski Yunan'la başlatıp, İbrahimî toplulukların katkılarını gözardı edip, Ortaçağ Avrupası'na ve Rönesans'a sıçrayabilir, sonra da Aydınlanma ve Sanayi Devrimi'yle günümüze kadar gelip, bilim tarihini özetleyebilirsiniz. Ortaçağ'da Müslümanların gerek Avrasya'da gerekse İspanya Endülüsü'nde yaptığı katkıları çok kısa geçip, daha çok, bu toplumlarda bilimin gelişmesini engelleyen düşünce akımlarını ve zihniyetini ön plâna çıkarabilirsiniz. Böylece zihinlerde Müslümanların gerici olduğunu ve dinin ilerlemeye, kalkınmaya, çağdaşlaşmaya mani olduğu izlenimini kolayca oluşturabilirsiniz.

Meselâ tabiî afetler (deprem, sel baskınları gibi) karşısında insanoğlunun tepkilerini 'ilkel ve medenî insanın tepkileri' başlığı altında özetlerken, ilkel insanın daha çok bu afetlerde bir tanrısal gücün rol oynadığına inandığını ve tabiatın ve tanrıların gazabı olarak bu felâketleri yorumladığını vurgularsınız. Çağdaş ve medenî bilim insanının ise, bu felâketlerin fiziko-kimyasal nedenleri olduğunu düşündüğünü ve bu nedenleri anlamaya ve onları kontrol etmeye önem verdiğini, vurgularsınız. Burada felâketlerin ve doğa olaylarının nedenlerinin sadece fizikî olduğu belirtilirken, ****fizikî nedenlerin hayal mahsulü olduğu söylenir. Gerçekte ise bütün fizikî olayların veya felâketlerin hem fizik hem de ****fizik nedenleri olduğu, bunların birbirleriyle çelişme yerine birbirlerini tamamladığı, bilimin önceliğinin olayların fizikî nedenlerini anlamak iken dinin önceliğinin, bu olayların ****fizikî nedenlerini ve hikmetlerini anlamak olduğu hakikatı ise gözardı edilir.

Siz insanlığın bilim mirasının tarihî hikâyesini ya çok tanrılı eski Yunan kültürü eksenli yaparsınız ya da İbrahimî dinlerin tevhid eksenli kültürü ışığında bilim ve dinin birbirini tamamladığı tezine göre oluşturursunuz. Çok tanrılı eski Yunan kültürü eksenli kurguda ise sürekli bilim ve dinin karşı karşıya geldiği izlenimini doğuran sorulara ve çatışmacı paradigmaya öncelik verilir. Meselâ: "Herşeyi Tanrı mı bilir, yoksa insanlar da birşeyler bilebilir mi?", "Aklı kullanarak mı bilgiye ulaşılır yoksa vahiy de bize kesin ve doğru bilgiyi verir mi?", "Otorite, bilimde ve onu temsil eden kişi ve kurumlarda mı yoksa dinde ve onu temsil eden kişi ve kurumlarda mıdır?" gibi iki kutuplu sorular, hep doğasında çatışmanın ve zıtlaşmanın olduğu sorulardır. Halbuki bu iki şıklı soruların iki şıklı cevabının yanında üç şıklı cevabı olduğunu da belirten semavî dinler vardır. Açarsak, bazı şeyleri sadece Tanrı bilebilir, bazı şeyleri insanlar da bilebilir, bazı bilgiler aklı kullanarak bazıları iman edilerek, bazıları deney ve gözlem yapılarak elde edilir. Otorite bazı alanlarda bilimde, bazılarında dindedir. Ama ne yazık ki, çoğu zaman insanlar bu üçüncü şıktaki uzlaşmacı ve diyaloğa açık cevabı göremeyip, zıtlaşmaya ve çatışmaya götürücü şıklar etrafında toplanmaktadırlar.

İşin insan boyutuna bakarsak, insan zihninde aklın hem iman eden boyutu hem de eleştiren, sorgulayan boyutu vardır. İnsan, evreni ve içindekileri sorgulayan ve eleştiren akılla doğru şekilde anlayabilirken, iman eden aklıyla da hayatın anlamını ve hikmetini çözümlemektedir. Bir başka ifadeyle de eleştirel akıl, eşyanın nesnel fayda boyutunu çözümlerken, iman eden akıl da varlığın anlam ve hikmet boyutunu idrak eder. Aklın her iki boyutunu sağlıklı şekilde kullanabilen fertler ve gruplar, tarih boyunca, aklının tek boyutunu kullanan insanlarla birlikte var olmuşlardır. Ancak bazı bilim adamları öyle genellemeler yapmaktadırlar ki, onlara göre Yunan kültürü eleştirel aklı (eleştirilme saygı ve onur anlamına gelir) temsil ederken, Ortadoğu kültürü iman eden aklı (eleştirme bir saygısızlık ifadesi) temsil eder.1 Bu bağlamda Yunan düşüncesi ve onun etkisinde gelişen modern bilim eleştirel akla dayanır ve iman eden aklı kovar, gayrimeşru kabul eder. Bunu yaparken de en az 4-5 asır, her iki aklı kullanan ve sentez edip birarada yaşamasını sağlayan İslâm medeniyetini ve onun bu sentezci gücüyle bilime yaptığı katkıları ya basit görür veya gözardı eder. Sonuçta kendi zihninde eleştirel aklı temsil eden bilimle, iman eden aklı temsil eden dini çarpıştırır ve birbirinin düşmanı ilân eder. Sonra da bütün tarihî olayları bu gözlükle algılamaya ve yorumlamaya başlar.

Meselâ bu tip eğitimden geçen bilim insanları, deprem olayını ya Tanrı'ya ya da doğa olaylarına bağlar. "Deprem hem yeraltında birtakım jeofizik ve kimyasal olaylara bağlı olarak gelişen bir tabiat olayıdır, hem de İlâhî bir olaydır" şeklinde tanımlanan sentezci üçüncü şıkkı düşünemez. Deprem dahil her hâdise, Yaratıcı'nın kudreti ve izniyle cereyan eder. Çünkü Tanrı bu evrende kudretini sebepleri perde yaparak gizlemiştir ve herşeyi nedensellik ilkesine göre yaratıp düzenlemektedir. Bu bağlamda biz olayların hem nedensellik, hem de İlâhî ve ****fizik boyutunu birlikte ele alıp incelemeliyiz. Bu iki farklı boyut, birbirinin zıttı değil tamamlayıcısıdır. Hattâ İslâm'da sebeplere riayet ve nedensellik ilkesine göre düşünüp tedbir almak, fiilî duadır. İnsan hem sözlü hem de fiilî dua yapmakla gerçek kulluğunu yerine getirebilir. Hâl böyle iken, bazı bilim adamlarının, ısrarlı şekilde dikotomik cevap ve çözümlerde ısrar etmeleri, bulanık mantığı, gri tonları ve cevapları yok saymaları, insanın eğitim sırasında ne kadar derin bir şekilde koşullandırıldığını gösterir.

Bir başka açıdan siz bilimi "ne?" ve "nasıl?" sorularına cevap arayan bir faaliyet olarak tanımlarken "niçin?" sorularına (anlam arayan ahlâkî ve etik kaygı) cevap aramayı ikinci veya üçüncü plâna atarsınız. Bilimi bu şekilde bölümlemek ve ayrıştırmak, onu çok boyutluluktan tek boyuta indirgemektir. Sonuçta etik kaygıları ve anlamı olmayan kontrolsüz bilimin nasıl bir tehlike oluşturabileceğini gözardı etmiş olursunuz. Hattâ tarihteki insanları yine bu ikili kategorize etme mantığına göre, kesin, tartışılmaz, mutlak bilgiyi ve hakikatı arayan insanlar (Eflatun-Sokrat-Aristo çizgisi) ve kesin olmayan, göreceli, gözlem ve deneyle yanlışlanabilir, uzay-zaman ölçeğine bağlı olarak doğruluğu değişen bilgiyi arayan insanlar (İyonya geleneği, Galileo, Newton, Kant vb) şeklinde kolayca gruplayabilirsiniz. Ama bunu yaptığınızda, coşkulu ve anlamlı bir hayat için her iki tür bilgiyi arayan ve edinen ve bunları sağlıklı şekilde yönetebilen insanları ve grupları da inkâr etmiş olursunuz. İnsan fıtratının gereksinimi olan inanma ve kesin doğru güvenilir bilgi edinme ihtiyacını da yok kabul etmiş olursunuz. Gerçekte insanlar kesin ve emin bilgi vaadeden ve onları yaşama bağlayan bir otorite ararlar. Bu otorite Tanrı, aile, büyü, eleştirel akla dayalı bilim veya iman eden akla dayalı bilim olabilir. Tarih içerisinde bu otoriteler her zaman olmuştur ama her dönemde biri daha çok ön plâna çıkmıştır.

Müslümanlar beş asır bilim (akıl) ve din (vahiy) otoritesini sağlıklı şekilde bir arada kullanarak, hem Yunan bilim mirasını zenginleştirerek geleceğe taşımışlar hem de bilim ve teknolojiye önemli katkılarda bulunmuşlardır. Ne bilim ne de din, birey ve toplum hayatında birbirinin hukukuna saldırıda bulunmamış ve karşılıklı alan tanımlamalarına uyarak herkes kendi alanındaki güzellikleri insanlığa sunmuştur.

İslâm toplumlarının milâdî 13. asırdan sonra tabiî bilimlerdeki durgunlukları, Müslüman toplumlardaki eleştirel aklın, gözleme ve deneye dayalı nedenselliğin horlanması ve iman eden akla daha çok vurgu yapılmasına bağlanır. Hattâ İmam Gazali gibi İslâm âlimleri, insanları şirkten korumak için çok derin analizler yapmışlar ve eleştiren, sorgulayan aklın zaaflarını ve eksikliklerini çok iyi ortaya koymuşlardır. Zaman içinde ise bunun negatif etkisi, eleştirel ve sorgulayan aklı, kötü ve çirkin görme ve ondan uzak kalma olmuştur. Bu ise, evreni ve doğadaki göreceli doğruları ve gerçekliği çözümlemede çok güçlü bir metot olan eleştirel aklı kullanan yenilikçi ve güç üretici bilimin giderek yok olmasına yol açmıştır. İşin özü, sebeple sonucun birlikte ve birbirine yakın olması olarak bilinen "iktiran" ve nedensellik meselesine getirilen farklı yorumlardı. İslâm literatüründeki iktiran meselesi, olaya yol açan sebebin görünen sebep mi (doğal, gözlenebilir ve ölçülebilir) yoksa görünmeyen İlâhî güç mü olduğu sorusu etrafında yapılan tartışmalara ışık tutar. Tabiî olaylar, nedensellik mekanizmasına göre işleyen belli kanunlara göre mi ortaya çıkıyor, yoksa bütün tabiî olaylar ve herşey doğrudan Tanrı'nın eseri mi? Biz olayların nesnel yararlılığını hangi tanıma göre daha kolay çözümleyebiliriz. Bu ikili yaklaşımı, üçüncü bir yaklaşımla uzlaşmacı bir tarzda da aşmak mümkündür. Yani her ikisi de aynı anda olayların oluşumunda etkindir. Ama gücün ilk kaynağı İlâhî otoritedir. Çünkü evren akılla bilinebilir ve çözümlenebilir bir matrikste yaratılmıştır. Evrenin gerçekleri ve doğruları büyük ölçüde insanın bilme melekeleri açısından izafî olup, nedensellik mekanizmasına göre keşfedilebilir. Ama evrenin anlamı ve genel matriksinin hedefi, ancak vahyî bilgiyle ve iman eden akılla bilinebilir. Allah'tan bağımsız olarak kendi kendine işleyen bir nedensellik mekanizması hakikatte yoktur. İktiran özelliğinden dolayı varmış gibi gözükür. Ancak eşyanın nesnel faydalılığını ortaya çıkarmada, İlâhî gücü zikretmeden de sadece nedensellik mekanizmalarını kullanmak yeterli olabilmektedir. Ama hakikatte, hiçbir şey O'nun kudretinden ve ilminden habersiz hareket etmemektedir. Bu İlâhî güç, yüzbinlerce sebebi kendine perde yaptığı için, biz akılla sadece sebeplerin işleyiş şekillerini anlayabiliyoruz. Olayların sebep-sonuç ilişkilerini çözümleyebildiğimizde, eşyayı ve varlıkları kendimize hizmetçi kılabiliyoruz. Tabiî olayların sebeplerle oluşturulmuş matriksini, eleştirel akılla çözümlerken, iman eden akılla da bunların hikmetlerini, anlamlarını vahyî bilgiden öğreniyoruz. Gerçekte aklın (zihnin) fonksiyonu, eleştirel boyutunu Allah'ın eserlerini anlama ve çözümlemede kullanmak, iman eden boyutunu da gönül dünyasının veya vicdanının değerlerini ve zenginliklerini yakalamada ve korumada kullanmaktır.

İslâm dünyasında 14. asırdan itibaren iman eden akıl, giderek zihinlerde hakim olmaya başlarken, Batı dünyasında tam tersine iman eden akıldan sorgulayan ve eleştiren akla doğru bir kayış başlamıştı. Zaman içinde Rönesans ve Aydınlanma'yla güçlenen eleştirel akıl, evrenin ve doğanın sırlarını deney ve gözlem eşliğinde çözümlemeye başlamıştı. Sanayi Devrimi, keşif ve icatlar çağı, eleştirel aklın insanlar tarafından yoğun olarak kullanıldığı çağdır. Büyük coğrafî keşifler Avrupa'da derin bir uyanmaya yol açtı. Batı insanı güç ve zenginlik kazandıran bilginin insanın dışındaki dünyada olduğunu fark etti. İnsanın bilgi edinmedeki kılavuzu da, iman eden ve otoriteye teslim olan akıldan, deneye ve gözleme itibar eden eleştirel akla doğru kaymaya başlamıştı. Batı'da Kopernik, Galileo, Kepler, Newton, Kant bu dönüşüme katkıda bulunan bilim adamlarından sadece bir kaçıdır. Bu dönüşüme katkıda bulunan insanlar, iman eden aklın, eleştirel akılla zenginleştirilip, desteklenmesini sağlayan dindar kişilerdi. Sadece doğup büyüdükleri inanç ve kültür ortamında, aklın eleştirel ve sorgulayıcı boyutuna bir meşru çalışma alanı sağlamaya çalışıyorlardı. Kant Saf Aklın Eleştirisi (1780) isimli kitabında insanın düşünmesini sağlayan a priori (öncül) bilginin varlığının gerekliliğini ispatlıyordu. Daha sonraki gelişmelerde bu dönüşüm ve dengeleme hareketi, kontrolden çıktı. Eleştirel aklın bağrında gelişmekte olan bilimin, dine benzer şekilde insana kesin yanılmaz ve mutlak bilgiyi sağlayabileceğine inanılmaya başlandı. Bilimde deterministik, pozitivistik yaklaşımlar ön plâna geçti. İman eden aklın gerekliliği sorgulanmaya başlandı. İman eden aklın çalışma alanı gayrimeşru kabul edildi. Toplumda aklın çalışma alanına ait otorite paylaşılma yerine, bilimsel otorite dinî otoritenin yerine geçti. Eleştirel aklın hakimiyet alanını çoğaltmak ve iman eden aklın belirtilerinin kamudan ve sosyal yaşamdan uzaklaştırılması için yönetimde lâiklik ve sekülerlik modelleri geliştirildi. Ama ne yazık ki, birçok ülkede eleştirel aklın garantörü olan lâiklik, hem serbest düşüncenin ve eleştirel aklın, hem de iman eden aklın meşru çalışma alanlarının yok edilmesinde kullanılan bir araca dönüştürülmüştür. Bu bağlamda "hayatta en gerçek kılavuz, bilimdir, fendir" ilkesi ışığında yolculuk yapmak çok tehlikeli veya çok faydalı da olabilir. Çünkü kılavuz aldığınız fen ve bilim anlayışının içeriği ve çerçevesi çok önemlidir. Sorgulayıcı, eleştirel aklın kucağında, deney ve gözlemle beslenen bilim politikaları rehberliğinde yapılan bilim ve fen mi insana yol göstericidir? Yoksa nakilciliğe, taklitçiliğe dayanan, bilim ve bilim adamının sorgulanmadan bir otorite olarak tabulaştırıldığı ve "bilim veya bilim kilisesi böyle söylüyor" şablonuna sığınıldığı bir ortamda, bilim politikaları olmaksızın yapılan bir fen ve bilim anlayışı mı insana daha çok doğru kılavuzluk yapar?

Ülkemizde ise, iman eden akıl tarafından kuşatılan ve savunulan lâiklik anlayışı, bilim dünyasında dogmatik, kesinci yaklaşımlarla bilimin aktarılmasını ve yapılmasını teşvik etmiş ve eleştirel-sorgulayıcı akıl ve yaklaşımlar, otorite tarafından baskılanmıştır. Pratikte, üniversitelerdeki bilim insanları iman eden akılla otoriteye sadakat çerçevesinde yapılan bilim ve onun savunucuları bilim insanları ve eleştirel akıl ve sorgulamaya dayalı bilim ve onun savunucuları şeklinde ikiye bölünmüşlerdir. 20. yüzyılın ilk yarısında ise, Einstein görecelilik kuramını ortaya atarak, bilimin elde ettiği bilginin mutlak değil, göreceli olduğunu vurguladı. Heisenberg ise deterministik anlayışın belli uzay-zaman ölçeğinde geçerli olduğunu, kuantum düzeyinde belirsizlik prensibinin varlığına dikkati çekti. Bilim felsefecisi Karl Popper ise, herşeyi mutlak ve kesin olarak açıklayan teorilerin hiçbir şeyi açıklayamayacağını belirtti. Ayrıca bilimsel bir hipotez ve teorinin yanlışlanabilirlik özelliğine sahip olması gerektiğini, bilimin doğrulara ulaşmaktan ziyade doğrulara giderek daha çok yaklaşan önermeler ve teorilerden oluştuğunu vurguladı. İnsan düşüncesinin yanılabilirliğine dikkati çekti. 20. yüzyılın ikinci yarısında ise, insanın deney-gözlem ve eleştirel akılla, mutlak, nihai, kesin, yanılmaz bilgiye ulaşamayacağı fark edildi. Bilimin elde ettiği doğruların, eleştirel akılla, sorgulama yoluyla, deney ve gözlemle test edildiği sürece, geçerliliğini koruyabileceğinin farkına varıldı. İçinde yaşanılan dinamik evrenin göreceli, uzay-zamana bağımlı doğrularını, ancak eleştirel düşünme ve sorgulama yoluyla kavranabileceği fark edildi. İman eden aklın da en az eleştirel akıl kadar insan için gerekli olduğunun farkına varıldı.

Türk Toplumunda Eleştirel Düşünme
Türk toplumunda nedensellik ilkesine göre işleyen eleştirel düşüncenin bir toplumsal refleks hâline dönüşememesinin bir çok nedeni vardır. Bunların ilk başta geleni, Türkiye inanç ve kültürüyle uyumlu kendine özgü Rönesans'ını, Aydınlanma'sını ve Sanayi Devrimi'ni, maalesef istenilen ölçüde gerçekleştirememiş olmasıdır. Yukarıdan aşağıya doğru yapılmak istenen değişim projeleri de halkın katılımını, inanç ve kültürünü gözardı ettiğinden, toplumda sağlıksız bölünmeler ve kopmalar yaşanmıştır. Türk insanı, dünyevî işlerde birinci derecede kullanması gereken sorgulayıcı, eleştirel aklını kullanma becerisini yeterli düzeyde kazanamamıştır. Türkiye'nin ihtiyaç duyduğu şey, hem dünyevî hem de uhrevî meselelerde, hem sorgulayıcı ve mucit, hem de analitik ve sentezci düşünce yapısına sahip bilim adamlarıdır. Bugün Türkiye'de yaşanan sıkıntıların temelinde de bu sentezin yapılamayışı sonucunda, ya dinden uzaklaşan ya da bilimden uzaklaşan insan gruplarının açmazları yatmaktadır. Bu sıkıntının aşılabilmesi için, M.F. Gülen'in eserlerinde işlenen ve prototipi sunulan "yeni insan veya yeryüzü mirasçıları" gibi çağa uygun sentezlerin pratikte işleyen modelleri geliştirilebilir.2 Sonuçta, sağlıklı ve dengeli bir optimizasyon, bilimin Allah'ı bulmak için, öncelikle sorgulayan, eleştiren ve tahkiki bilgiyi araştıran aklı kullanarak evreni incelemesi, çözümlemesi, iman eden ve teslimiyetçi aklı, yolculuğun sonunda, yani eserden Müessir'e, sanattan Sanatkâr'a geçerken devreye sokmasıdır.
pHoTo_tR çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Cevapla

Bu konunun kısa yolunu aşağıdaki sitelere ekleyebilirsiniz

Konu Araçları

Gönderme Kuralları
Yeni konu açamazsınız
Cevap yazamazsınız
Dosya gönderemezsiniz
Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz

BB code is Açık
Smiley Açık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı


Tüm saatler GMT +3. Şuan saat: 07:20
(Türkiye için GMT +2 seçilmelidir.)


ForumTR Mail'den Ücretsiz Bir Mail Almak veya Mail'inizi Okumak İçin Tıklayınız.

Forums Directory eXTReMe Tracker Almanya Vizesi | Rusya Vizesi | Ukrayna Vizesi | Fransa Vizesi | Vize İşlemleri | Almanya Otelleri | Tatil | Haberler | Telefon Santrali | Daily News

Sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini önceden onay olmadan anında siteye yazabilmektedir,
bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir,
yine de sitemizde yasalara aykırı unsurlar bulursanız sikayet@frmtr.com email adresine bildirebilirsiniz, şikayetiniz incelendikten sonra en kısa sürede gereken yapılacaktır.
Report Abuse, Harassment, Scamming, Hacking, Warez, Crack, Divx, Mp3 or any Illegal Activity to abuse@frmtr.com


Search Engine Optimization by vBSEO

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372 373 374 375 376 377 378 379 380 381 382 383 384 385 386 387 388 389 390 391 392 393 394 395 396 397 398 399 400 401 402 403 404 405 406 407 408 409 410 411 412 413 414 415 416 417 418 419 420 421 422 423 424 425 426 427 428 429 430 431 432 433 434 435 436 437 438 439 440 441 442 443 444 445 446 447 448 449 450 451 452 453 454 455 456 457 458 459 460 461 462 463 464 465 466 467 468 469 470 471 472 473 474 475 476 477