Son Dakika Haberlerini Takip Edebileceğiniz FrmTR Haber Yayında. * FrmTR Sohbet Kontrol Panelinizde.
Forum TR
Go Back   Forum TR > > >
FrmTR'ye Reklam Vermek İçin: [email protected]
Cevapla
 
Konu Araçları
Eski 31-10-07, 16:18   #1
pHoTo_tR

Varsayılan Descartes'ta Bilgi Kuramı


Çağdaş felsefenin kurucusu olarak anılagelen Descartes, Felsefe’ye bilgi kuramından başlar. Meditasyonlar’da kendisinden aslâ şüphe edilemeyecek bir şey aramaya koyulur. Bu öyle bir şey olmalıdır ki başka bilgilere ulaşmayı sağlasın ve sarsılmaz bir temel olsun.

Descartes tâ ilk gençlik yıllarından bu yana birçok yanlışı doğru diye kabûl ettiğini düşünür ve herşeye şüpheyle yaklaşır, hem kendi yaşamında hem de bilimlerde sağlam ve kalıcı birşeylere ulaşılacaksa şâyet herşeyi temelinden devirmeye ve işe ilk temellerden başlamaya karar verir. (Birinci Meditasyon 1. önerme) O zamâna dek tartışmasız bir biçimde doğru diye kabûl ettiklerinin ya duyulardan ya da duyular yoluyla geldiğini düşünen Descartes bunlar hakkında bir kez yanılma içine düşüldüğünde bunların tamâmına olan güvenin de yitip gittiğini savunur (Birinci Meditasyon 3. önerme).

Böylelikle akıl yoluyla felsefî doğruluğa ulaşmaya çalışır. O, açık ve seçik bilgilerin peşindedir, bu bilgilerin kuşatıcı bir bütünsellikle diğer bilgilere ulaşmayı sağlayacağına; fakat bu bilgilere ulaşmak için sağlam bir yöntem geliştirmek gerektiğine inanır. Nitekim Descartes’ın dilinde açıklık doğrudan doğruya kavrama ve bilme, seçiklik ise bilinen şey ne ise onun kaynağını bilmedir ve o, bu tür bilgilere ulaşmayı sağlayacak yöntemin yapısı araştırır.

İmdi Descartes, Birinci Meditasyon’da o zamâna kadar sâhip olduğu tüm bilgilere şüpheyle yaklaşır, bunları derinlemesine incelenmesi gerektiğine inanır. Ne var ki empirik nedenlerle tüm bunları incelemeyi de mümkün görmez. Bu nedenle bunların salt temellerini incelemeye karar verir ve bu temellerden birinde bir yanlış bulduğu taktirde onun üzerinde yükselen tüm bilgilerin de yanlış olduğuna hükmetmeye karar verir. Böylelikle İkinci Meditasyon’da yöntemsel şüphe aracılığıyla, o zamâna kadar sâhip olduğu tüm bilgileri paranteze alır; fakat bu şüpheyi günlük hayat için uygulanabilir bulmaz; örneğin ahlâk ilkelerinden aslâ şüphe etmez. Duyuların kimi zaman bizi çok küçük ve uzakta olan şeyler hakkında yanıltsalar da yine de kimi başka şeyler hakkında yanıltmadığını düşünür ki ahlâk ilkeleri de bunlardandır. (Birinci Meditasyon 4. önerme)

Böylelikle Descartes bu incelemesini duyu verilerinin tanıklığı aracılığıyla sürdürmekten çekinmez, bu incelemeyi başka bir yol üzerinden sürdürmenin mümkün olmadığına inanır. Ancak bu noktada kendisi şöyle bir durumla karşı karşıyadır: bir düş görmekte olduğumuzu farz edelim. Söz gelişi gözlerimizi açmamız, kafamızı sallamamız, ellerimizi uzatmamız vb. gerçek olmasın. İmdi bu durumda bu incelemenin geçerli olamayacağını düşünenler çıkabilir; ne var ki bu durumda bile birtakım şeylerden şüphe etmek olanaksızdır; söz gelişi ister uykulu isterse uyanık olalım iki ile üçün toplamının her zaman beş ettiğini, karenin hiçbir zaman dörtten çok kenârı olamayacağını vb. biliriz. Bu denli açık ve seçik bilgiler herhangi bir yanlışlığa veya belirsizliğe sürüklemez. (Birinci Meditasyon 6.-8. önermeler)

Ne var ki tanrı Descartes’ın aldanmasını veya kötü bir cin onu kandırmayı istemiş olabilir. Ancak bunlardan ilki tanrının mutlak iyi olduğu gerçeğiyle bağdaşmaz; nitekim mutlak iyi olan bir varlık yanlışa sürüklemez. (Birinci Meditasyon 9. önerme) Tanrının değil ama kötü bir cinin aldatabileceği tehlikesi karşısında da yine de en azından bâzı şeylerden aslâ şüphe edemeyeceğini düşünür (Birinci Meditasyon 12. önerme), kötü bir cin tarafından aldatılıyor olsa bile en azından vârolması gerektiğine inanır. Böylelikle “Varım” (“Ego sum, ego existo”) önermesinin onu bildirdiğimiz veya anlama yetimizde kavradığımız her zaman zorunlu olarak doğru olduğu vargısını çıkartmamız gerektiği sonucuna ulaşır (İkinci Meditasyon 3. önerme).

İmdi Descartes’ın dilinde ben şüphe eden bir şeydir; ama bu ben tam olarak nedir diye sorar, bu ben’in ne olduğunu yeterince açık bulmaz, bunu açık bir hâle getirmesi gerektiğine inanır. Aksi taktirde bu ben’in yerine başka bir şey koyma tehlikesiyle karşı karşıya geleceğine ve giderek daha büyük bir yanılgıya düşeceğine inanır. (İkinci Meditasyon 4. önerme) Descartes’a göre bu ben insandır; ancak insanın ne olduğunu da irdelemesi gerektiğini düşünür. Descartes insan için ussal bir hayvan nitelemesini de yetersiz bulur; bunu olumlaması durumunda hem hayvan olmanın hem de ussal olmanın ne olduğunu irdelemek durumunda kalacağı ve henüz daha bir soruyu cevaplayamadan başka iki soruyu cevaplamak durumunda kalacağı yollu bir serzenişte bulunur. Bu nedenle kendine ilişkin tasarımlarının dökümü üzerinden düşünmeyi deneyerek bu ben’in ne olduğunu araştırmaya koyulur. Nitekim kendini bir yüzü, elleri kolları olan ve bedenden oluşmuş bir makine olarak tasavvur eder. Bu listeye bir de beslenen, yürüyen, duyumsayan ve düşünen bir varlık olduğunu da ekler, bunları da ruhla ilişkilendirir. Ne var ki ruhun ne olduğu üzerinde durmaz, salt beden üzerinde düşünür. Descartes’ın dilinde beden ise sınırları olan, uzamda yer alan ve verili bir uzayı başka her cismin ondan dışlanacağı bir yolda doldurabilen herşeydir. İmdi dokunma, görme, işitme, tat veya kokuyla algılama beden aracılığıyla gerçekleştirilir. (İkinci Meditasyon 5. önerme)

Böylelikle Descartes bedeni hep belirli bir şekille sınırlı, başka cisimlerin hareket hâline getirebildiği, uzamda ve zamanda yer kaplayan bir nesne olarak görür ve bunları nitelendirmek için de corpus terimini kullanır. Ruha âit öz nitelikler söz konusu olduğunda kimi özellikler beden olmayınca yerine getirilemez. Bunlardan salt düşünme tür olarak insana âittir ve düşünme vârolmanın koşulu olduğundan vârolma da düşünüldüğü sürece vârolmadır. İmdi düşünme ben’in öz niteliğidir. Descartes düşünme söz konusu olduğunda yukarıda ne olduğunu araştırmadan bıraktığı ruhu zihin olarak ele alır. Diğer öz nitelikler söz konusu olduğunda da ruhu spiritüel bir varlık olarak ele alır. İmdi düşünmek; onaylamak, reddetmek, şüphe etmek, imgelemek ve hissetmektir. Ancak bunlardan imgelemek ve hissetmek salt ruhla ilgili değil; bedenle de ilgilidir, bu ikisi için ruh ile bedenin yan yana gelmeleri değil; bütünleşmeleri gerekir. Böylelikle Descartes ruh ile bedenin nasıl olup da bir arada bulunduğunu dert edinerek töz sorunu tartışmasını başlatır: Descartes’a göre ruh ile beden apayrı birer tözdür, töz ise vârolmak için kendisinden başka birşeye ihtiyaç duymayan şeydir; ne var ki insan söz konusu olduğunda bu ikisi bir arada bulunmak durumundadır.

Descartes ben’e ilişkin bir irdeleme yürütürken aynı zamanda bilginin kaynağı sorunu hakkında da düşünür, en açık ve seçik olarak kavrandıkları sanılan; fakat en sıradan şeyleri inceleyerek bilginin kaynağının zihin olduğunu tanıtlamaya çalışacağı balmumu örneğini verir: bir balmumu parçası alalım. Bal peteğinden yeni gelmiş ve kapsadığı balın tadını yitirmemiş, toplandığı çiçeklerin kokusunu da koruyor olsun. Rengi dipdiridir. Yüzeyi sert ve soğuktur. Ele kolayca alınır ve parmakla vurulduğunda da ses çıkartır. Başka deyişle onda bir cismi seçik olarak tanımak için gerekli herşey mevcuttur. Bu balmumunu ateşe yaklaştıralım. Bu durumda tadı ve kokusu gider, rengi değişir, yüzeyi farklılaşır, büyüklüğü artar ve sıvılaşır ve güçlükle dokunulur bir hâl alır. Bu noktada Descartes şunu sorar: bu değişimden sonra karşımızda olan balmumu aynı balmumu mudur? Cevâbı: evettir; ancak bu iki balmumu imgesinin aynı balmumuna âit olduğunu söylememizi sağlayan şey duyularla ilgili bir şey olamaz; çünkü duyular iki farklı imge meydana getirmiştir. (İkinci Meditasyon 11. önerme) İmdi birinci durumdaki balmumundan geriye kalan salt esnek ve değişebilir olan uzamlı bir şeydir. Bu nedenle ikinci durumdaki balmumu parçasının aynı balmumu parçası olduğunu söyleten şey imgelem olamaz; o hâlde bu zihindir. (İkinci Meditasyon 16. önerme)

Böylelikle Descartes doğruluk sorunu hakkında bir tutarlılık kuramı geliştirir, bir düşüncenin hakkında olduğu nesneye ilişkin başka bir düşünceyle uyuşmasının o düşüncenin doğru olduğu anl----- geldiğini savunur. Descartes’a göre bir nesneye ilişkin tüm bilgiler zihinde birer tasarım yaratır, bunların her defâsında aynı nesneye ilişkin başka bir tasarımla uyuşması bunlar arasında tutarlılık sağlar ki doğruluk da buradan gelir.

Âni bir sezişle vârolduğunu sezen; başka deyişle herhangi bir dedüksiyona başvurmaksızın sezgisel bir yolla “Düşünüyorum o hâlde varım” önermesini bulan Descartes, Üçüncü Meditasyon’da da tanrı üzerinde düşünür; zihni üzerindeki incelemesi onu tanrı üzerinde düşünmeye sürükler. Descartes’a göre insan zihninde üç tür ide vardır, bunlar: doğuştan gelen ideler (ideae innatae), zihnin kendi ürettiği ideler (ideae factitiae) ve dışarıdan gelen ideler (ideae adventitiae). Dışarıdan gelen ideler duyu verilerine dayanır. Zihnin kendi ürettiği idelerde ise imgelem devrededir, bunlar gerçek ve saf olmayan idelerdir. Doğuştan gelen ideler ise kesin ve apaçıktır, bunların nesnel olgusallığı vardır. (Üçüncü Meditasyon 7. önerme) İmdi Descartes nesnel olgusallığı dış dünyâda değil; insan zihninde görür. Bu noktada tanrı idesinin ve tanrıya ilişkin idelerin nasıl bir şey olduğunu dert edinir; nitekim sonsuz, mükemmel ve sınırsız ideleri duyumlama yoluyla elde edilmiş olamaz; dış dünyâda bu idelerin herhangi bir nesnesi yoktur. Bunları zihin de üretmiş olamaz; nitekim sonlu bir tözden bu idelerin çıkması mümkün değildir; eğer bu mümkün olsaydı ben’in tanrı olması gerekirdi. İmdi geriye tek bir seçenek kalır: tanrı idesi ve tanrıya ilişkin ideler doğuştan gelir ki bu da tanrının zorunlu olarak vârolduğu sonucuna götürür. (Üçüncü Meditasyon 22. önerme) Nitekim tanrı ben’e bir imzâ atmıştır; duyulur şeylerin ideleri kendilerini dışsal yoldan bilmeye sunarken, tanrı idesi ve tanrıya ilişkin ideler kendilerini başka bir biçimde bilmeye sunar (Üçüncü Meditasyon 37. önerme).

Descartes’ın idelere ilişkin bu sınıflandırması yanılgı üzerinde yapacağı incelemeye giriş niteliğindedir. İmdi Descartes’a göre tanrının yanıltıcı bir varlık olduğunu düşünmek doğru değildir; çünkü tüm yalan dolanda ve aldatmada eksiklik bulunur ve aldatma yeteneği bir kurnazlık veya güç belirtisi gibi görünse de aldatma isteği kuşkusuz kötülük veya zayıflığa tanıklık eder ki bunlar da tanrıya âit nitelikler olamaz. (Dördüncü Meditasyon 2. önerme) Öte yandan ben’de bulunan anlama yetisi de tanrının yanıltıcı bir varlık olmadığına ispattır. Nitekim tanrı ben’i yanıltmayı istemeyeceği için ben’e böyle bir yetenek kazandırmıştır. Bu yetenek doğru bir biçimde kullanılırsa yanılgıya düşülmez. (Dördüncü Meditasyon 3. ve 4. önermeler) İmdi yanılgının kaynağını anlamak için anlama yetisine ve istemenin eylemine bakmak gerekir; nitekim bu yetinin sınırlarında olan ve onun kavrayabildiği yerde durmasını bilen için yanılma ortaya çıkmaz. İstemenin ise sınırı yoktur. İstemedeki bu sınırsızlık anlama yetisinin işini doğru bir biçimde yapmasına mâni olur ki bu yeti istemenin hizmetinde aceleci davrandığında yanılmalar ortaya çıkar. (Dördüncü Meditasyon 8. önerme)

İlk önce kendi ben’inin, oradan da tanırının bilgisine ulaşan Descartes yanılgının kaynağı sorunu çerçevesinde artık dış dünyâyı dert edinir; dış dünyâyı ben’in tanrıya ilişkin bilgisinin dolayımından geçerek dert edinir. Ancak ben’e ve tanrıya ilişkin bilgilerin bilme türü sezgiyken, dış dünyâyı bilme türü dedüksiyondur. Descartes’ın dilinde sezgi zihnin berrak ve şüphesiz kavrayışıdır, ilk ve kesin olarak bilinenler sezgi aracılığıyla bilinir, bunlardan doğru sonuçlar çıkartılırken ise dedüksiyon kullanılır. Sezgi saf ve entellektüel bir yetidir, objesi olan kavramlar da kendinde açık ve seçiktir. Dedüksiyonla bilinenler ise daha az kesinlik taşır. Descartes “Düşünüyorum o hâlde varım” önermesine sezgiyle varır; buna karşılık dış dünyânın bilgisine bu yolla ulaşamayacağını düşünür ve dedüksiyona başvurur; fakat bunu da tek başına yeterli bulmaz, bir de duyumlara gereksinimi olduğuna inanır. Nitekim Descartes’a göre iki tür duyum vardır, bunlar: iç duyum ve dış duyum. Açlık ve susuzluk gibi temel gereksinmelerin duyumlanmasını sağlayan duyuma iç duyum, diğer gereksinmelerin duyumlanmasını sağlayan duyuma ise dış duyum der. İmdi bu duyumlar günlük hayâtı sürdürebilmek için gereklidir. Öte yandan bunlar uyur bir hâlde bulunan doğuştan gelen idelerin uyanık hâle gelmesini de sağlar ve bu idelerden hareketle yapılan dedüksiyonlarla dış dünyânın bilgisine ulaşılır.

Böylelikle Descartes’ın dış dünyâda bilgisine ulaşacak olduğu şey onda bulunan nesnelerin özlerinin bilgisi olacaktır ve bunu da Beşinci Mediyasyon’da irdeler. Burada Descartes şeyleri bilmenin özlerini bilmek olduğunu savunur ve özler hakkındaki bilgiler ile tanrı hakkındaki bilgiler arasında sıkı bir ilişki görür; özlerin bilgisinin tanrıya âit bilgilere bağımlı olduğunu, tanrıyı bilmeden özlere ilişkin herhangi bir bilgiye sâhip olmanın mümkün olmadığını iddiâ eder. (Beşinci Meditasyon 16. önerme) Bu görüşleri onu şeylerin vâroluşunu daha yakından irdelemeye ve bunlara ilişkin birtakım ayrımlar yapmaya sürükler. Böylelikle Altıncı Meditasyon’da da bir ontoloji geliştirir.
  Alıntı Yaparak Cevapla
Cevapla

Bu konunun kısa yolunu aşağıdaki sitelere ekleyebilirsiniz

Konu Araçları

Gönderme Kuralları
Yeni konu açamazsınız
Cevap yazamazsınız
Dosya gönderemezsiniz
Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz

BB code is Açık
Smiley Açık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı



5651 sayılı yasaya göre forumumuzdaki mesajlardan doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. Şikayet Mailimiz. İçerik, Yer Sağlayıcı Bilgilerimiz. Reklam Mailimiz. Gizlilik Politikası


Reklamı Kapat

Reklamı Kapat