Forum TR
Go Back   Forum TR > Bilgi Bankası (Databank) (Ödev) > Lise Bilgileri > Felsefe Sosyoloji Psikoloji
ForumTR'ye Reklam Vermek İçin Tıklayınız: network@frmtr.com
ForumTR Video Sitesi Yayında. Yavaş Video Sitelerinden Sıkıldıysanız Bir Deneyin. Üyelerimiz Sadece 2 haftada Onbinlerce Video Yükledi...
Felsefe Sosyoloji Psikoloji Felsefe - Sosyoloji - Psikoloji Bilgileri Paylaşımlarınız Bu Forumdan

Cevapla
 
Konu Araçları
Eski 12-10-07, 18:35   #1 (permalink)
I've become so numb ♪
 
Giriş Tarihi: 16-10-2006
Yer: Minutes To Mignight ♪
Mesajlar: 2,648
Rep Puanı: 7557181
נยรт ℓιкє тнiร ツ Rütbe: Artı 11נยรт ℓιкє тнiร ツ Rütbe: Artı 11נยรт ℓιкє тнiร ツ Rütbe: Artı 11נยรт ℓιкє тнiร ツ Rütbe: Artı 11נยรт ℓιкє тнiร ツ Rütbe: Artı 11נยรт ℓιкє тнiร ツ Rütbe: Artı 11נยรт ℓιкє тнiร ツ Rütbe: Artı 11נยรт ℓιкє тнiร ツ Rütbe: Artı 11נยรт ℓιкє тнiร ツ Rütbe: Artı 11נยรт ℓιкє тнiร ツ Rütbe: Artı 11נยรт ℓιкє тнiร ツ Rütbe: Artı 11
Rep Gücü: 75620
Varsayılan Evrim Teorisi Ortaya Konmadan Önce Felsefe (5)


1.21 DÜNYA’NIN YAŞI İLE İLGİLİ TARTIŞMALAR
Hristiyan toplumlarda Dünya’nın yaşı ile ilgili çıkan sorun, temelde İrlanda başpiskoposu James Usher’in (1581-1656) yaptığı hesaba dayanmaktadır. Protestan Hristiyanlar Usher’in hesabına dayanarak Dünya’nın M.Ö. 4004 yılında yaratıldığını kabul ettiler. Cambridge Üniversitesi Rektör Yardımcısı Lightfoot, yaratılış yılı olarak bu yılı kabul etti, günü ve saati kendisi hesapladı; 23 Ekim günü sabah saat 9’da yaratılış olmuştu. Birçok din bilimci, Kitabı Mukaddes’te geçen ve Usher’in “oğlu” olarak aldığı ifadenin “soyundan olan” anlamına geldiğini ve Usher’in hesabının güvenilir olmadığını söylemişlerdir. Ayrıca Stephen J. Gould’un belirttiği gibi Usher’in bu hesabı yapmasında büyük sorunlar vardı; Kitabı Mukaddes’in aktardığı kronolojide atlamalar vardı ve ayrıca Kitabı Mukaddes’in aktardıklarını Keldani, Pers ve Roma gibi kültürlerle karşılaştırma zorunluluğu vardı. Ayrıca kameri aylarla ilgili artık yıllar sorunu vardı. Bu sorun, Jülyen (Roma) takvimi ile yerine 1582 yılında Papa 13. Gregorus’un düzelterek uygulamaya koyduğu Gregoryan takviminde geçmişte karışıklığa yol açmıştı. Ama Usher Anglikan’dı ve Papa’nın takvimiyle hiçbir ilişkisi olamazdı.
Usher’in saptadığı tarihler o kadar önemsendi ki Kitabı Mukaddes’in Kral James’çe onaylanmış baskılarının sayfa kenarlarında bile bu tarihler basılmaya başlandı. Böylece 17. yüzyılda ortaya çıkan bu fikir, adeta Hristiyanlığın temel bir öğretisiymiş gibi algılanmaya başlandı. Bilim ile dinin çeliştiğini söyleyenlerin en çok kullandıkları örneklerden biri Hristiyanlık ile Usher’in vardığı sonuçları özdeşleştirmek -bu arada din de genelde Hristiyanlıkla özdeşleştirilmektedir- ve bilimin Dünya’nın uzun dönemler sonucunda oluştuğunu gösteren empirik bulgularıyla bunu karşı karşıya getirmektir. Aslında Usher’in amacı bilim ile dini uzlaştırmaktı, fakat giriştiği çaba ile istediğinin tam aksine bir sonuca sebep oldu.
Evrim Teorisi ortaya konduğunda Protestan İngiltere’deki dini çevrelerin çoğu Usher’in tarihlendirmesini kabul ediyorlardı. Evrim Teorisi’ni ortaya koyanlar, bütün canlıların tek bir atadan ve birbirinden değişerek oluştuğunu, ancak canlıların yeryüzünde çok uzun bir süre önce ortaya çıkmaya başlamasıyla ve Dünya’nın çok uzun süre önce var olmasıyla savunabilecekleri kanaatindeydiler. Evrim Teorisi’ne din adına karşı çıkışların daha baştan olmasında ve daha baştan Evrim Teorisi ile din (Hristiyanlık) arası bir gerilimin oluşmasında, diğer göreceğimiz sebeplerin yanında, Evrim Teorisi’nin, Usher’in tarihlendirmesi ile çelişmesi de önemli bir yere sahiptir.
Yerküre katmanları üzerine tüm çalışmalar ve gittikçe ilerleyen fosil bilimi, Usher’in, Dünya’yı 6000 yıllık bir yer olarak gören yaklaşımının hatalı olduğunu gösterdi. Martin Lister (1639-1712), 18. yüzyılın başında, fosillerin eşi benzeri olmayan garip taşlardan ibaret olduğunu ve fosillerin kayalarda oluşmasının canlılarla hiçbir ilişkisi olmadığını savunmuştu. Bernard Palissy (1510-1589), fosillerin, soyları tükenmiş taşlanmış hayvan kalıntıları olduğunu söyleyen ilk kişi olarak gösterilir. Fakat Lister’in fosillerin canlılarla bir ilişkisi olmadığı fikrinin 18. yüzyılda taraftar bulduğunu düşünürsek, fosil biliminin ne kadar yeni (geç gelişmiş) bir bilim dalı olduğunu kavrayabiliriz. Her ne kadar Herodotus, Strabo, Plutarch ve de özellikle Xenophanes fosillerden bahsetmiş olsalar da ancak 17.yüzyılda başlayan ve 18. ile 19. yüzyılda artan bir gayretle fosillerle olan uğraş bilimsel bir nitelik kazanabildi.
Usher 17. yüzyılda Dünya’nın yaşını tarihlendirdiğinde fosil bilimin ciddi, sistematik bir yapısı ve otoritesi yoktu. Fakat 18. yüzyılda ve özellikle 19. yüzyılda fosil-bilimde kaydedilen ilerlemeler, Dünya’nın yaşı ile ilgili konularda Usher’in fikirlerini benimseyen dini çevrelerle birçok bilim adamını karşı karşıya getirdi. Yapılan tartışmalarda Nuh tufanı ve canlıların ortaya çıkışı ile Dünya’nın yaşı ve geçirdiği evreler merkezdeydi. Dünya’nın durağan bir durum içinde, ancak çevrimsel değişimler geçirdiğini, doğal süreçlerin bir denge durumunda olduğunu söyleyen yaklaşım ile doğanın doğrusal, tek yönlü (evrimci) bir süreç içinde olduğunu söyleyen yaklaşım yer bilimi alanında tartışma içindeydi. Bu ikinci yaklaşımın içinde ise, yeryüzünün büyük değişimler (catastrophic) mi, yoksa sürekli küçük boyutlu değişimler mi geçirdiği tartışıldı. Yer bilimi ile fosil bilimi bu iki alanın ilgisinden dolayı bir arada incelendi. Tüm tartışmalarda, Usher’in yaklaşımının Hristiyanlık ile özdeşleşmesinin getirdiği sorunlar kendini gösterdi.
1.22 LİNNAEUS VE TAKSONOMİ
Taksonomi, Yunanca’da düzenleme anlamına gelen “taksis” ile yasa anlamındaki “nomos” kelimelerinin birleşiminden türemiştir ve biyolojide bu kavram canlıların sınıflandırılması için kullanılmaktadır.
Carl von Linnaeus (1707-1778) günümüzde kullanılan taksonominin babası sayılır. Her canlı varlığı iki adla sınıflandırma yöntemini ilk olarak uygulayan odur. Örneğin insan için Homo sapiens, köpek için Canis familiaris tanımlamalarının kullanılması Linnaeus’un yöntemi sebebiyledir. O, kendisinden önce kaos olan bir alanı toparlamış, bir canlının birkaç satırla tarif edilmesine son vermiştir. En çok onun sayesinde, 18.yüzyılın ve 19. yüzyılın ilk yarısında biyolojide taksonomik yaklaşım hakim olmuştur.
Linnaeus’un doğa felsefesinin kalbini Tanrı’nın tasarımı oluşturur; o, Tanrı’nın, evreni insan zihninin kavrayacağı şekilde yarattığını söyledi. Linnaeus, kendisini, Tanrı’nın planını açığa çıkaran, Tanrı’nın düşüncelerinin anlaşılmasını sağlayan kişi olarak görüyordu. Bu yaklaşımı, özellikle son yüzyılda, en önemli hedefin “Tanrı’nın düşüncelerini okumak” olduğunu söyleyen ünlü fizikçilerinkine benzemektedir. Fakat şu farkla ki Linnaeus bunu başardığı kanaatindeydi. O, Aristo’nun mantığını takip ederek, varlık ile (ontology) mantığın (logic) özdeşliğini, yaklaşımında temel aldı. Bu arada Aristo’nun biyoloji alanına geçtiğinde gözlemi merkeze aldığını ve taksomonisini “kanlı-kansız”, “kıllı-kılsız” gibi gözlemsel özelliklere dayanarak yaptığını belirtmek faydalı olacaktır
Linnaeus canlıları alem, filum, sınıf, takım, familya, cins, tür şeklinde sınıflandırarak her canlının doğadaki konumunu belirlemeye çalıştı. Onun sınıflandırma yöntemiyle insanın yeri şu şekilde gösterilmektedir:
Alem Hayvanlar
Filum Omurgalılar
Sınıf Memeliler
Takım Primatlar
Familya Hominidler
Cins Homo
Tür sapiens

Linnaeus, bütün türlerin en baştaki yaratılış şekillerini koruduklarını, en başta sabit sayıda tür yaratıldığını söylüyordu. O, Leibniz’in doğada atlama olmadığına dair fikrini takip etmişti ve varlık skalasında, her türün diğer iki türün arasında bir yerde yer aldığını düşünüyordu. Bu aslında evrime en ters fikirdir, çünkü varlık skalasında tüm yerler dolu olduğu için evrimle oluşacak yeni türe yer yoktur. Ayrıca türlerin baştaki sabitliğini muhafaza ettiğini düşünmek Evrim Teorisi ile asla bağdaştırılamaz. Bu özelliklerinden dolayı Linnaeus’un yaklaşımının, Evrim Teorisi’ne karşı direncin önemli bir sebebi olduğu söylenir. Diğer yandan ilginç bir şekilde bu yaklaşımın, Evrim Teorisi’ne yol açan bir yaklaşım olduğunu da tespit ediyoruz. Linnaeus, haritadaki devletlerin sınırlarda birbirlerine değmeleri gibi bitki türlerinin birbirine bitiştiğini söylemiştir; bu yaklaşım, türleri kendi içlerinde döl oluşturma yoluyla diğer türlerden izole ederken bir yandan bitiştiriyordu. Linnaeus’un varlıkları hiyerarşik sıralayışının başına, ortak bir ata konarak ve varlıkların birbirinden türediği söylenerek evrimsel gelişme açıklanmaya çalışılmıştır. Bu noktada hem Linnaeus’un sınıflaması, hem Evrim Teorisi açısından varlıkların hiyerarşik sıralamasının ne kadar doğru olduğunu sormak gerekir. Bal yapan arının, denizde sonar sistemi olan yunusun, uzun göç yollarını izleyen kuşların ve konuşma yeteneğiyle insanın hangi kritere göre sınıflaması yapılacaktır. Birçok canlı kendi özel becerisinde diğer tüm canlılardan daha iyidir. Bu farklı becerilerin hiyerarşik sırasını, kim hangi kriterle belirleyecektir ki varlık merdivenlerine yerleştirsin. Canlılar üzerine modern araştırmalar canlıların özgün yanlarını daha çok ortaya koymuştur ve de bu, hiyerarşik bir varlık merdiveni kurmanın imkansızlığını göstermektedir.
Max Scheler “insan hayvandan daha eksik ya da daha fazla olabilir, ama asla bir hayvan olamaz” dedi ve insanın tinselliğini ve buna bağlı olarak ideleştirme yeteneğini diğer canlılardan ayırt edici vasfı olarak değerlendirdi. İnsanın ve diğer birçok canlının, kendilerine has alanlarda diğer canlılara üstünlükleri vardır ve canlıların hiyerarşik sıralaması için hangi ölçüyü alırsak alalım, pek çok canlıyı birbirine göre konumlandırmak mümkün olamayacaktır.
Linneaeus’un doğanın dengesi ve yaşam mücadelesinden bahsederken “yaşam mücadelesini” vurgulaması, Darwin’in “doğal seleksiyon” fikrinin oluşmasında kavramsal olarak arka plan oluşturmuştur. Fiziksel benzerliklere göre sıralama yapan Linnaeus’un, insan ile maymunu beraber sınıflamasının da, Evrim Teorisi’ndeki insanı maymundan türeten anlayışı kolaylaştırdığı söylenir. Ayrıca Dünya’nın yaşını Usher’i takip edenlerden çok daha yüksek bulması da Evrim Teorisi’ni savunmayı kolaylaştırıcı nitelikte olmuştur.
Linnaeus’un sisteminin sorunlu bir yanı türlerin yok olmasını mümkün görmemesidir. Bulunan fosillerin bir çok canlı türünün yok olduğunu göstermesi, Linnaeus’un, Tanrı’nın düşüncelerini sandığı gibi doğru okuyamadığını gösterdi. Oysa en basit gözlemle, insanların veya diğer canlıların birçok birey canlıyı öldürdüğünü herkes gözlemleyebilmektedir; bir türün bireylerinin yok olması mümkünse, neden tüm türün yok olması mümkün olmasın? Türler de bireylerden oluşmuyor mu? Anlaşılıyor ki kendi mantığındaki kategorileri varlığa uygulaması, biyoloji tarihinin en başarılı ve etkili simalarından biri olan Linnaeus’u yanıltmıştır.
Linnaeus’un yaklaşımında türün mensupları ortak özellikleri paylaşırlar, türlere içkin bu özler Tanrı tarafından yaratılmıştır. Biyoloğun görevi bu özleri bulmak ve türleri cinsleriyle (genus) tanımlamaktır. Türler konusunda özcü yaklaşımı savunanlar, türlerin sahip olduğu özleri değişmez ve sürekli özellikler olarak görürler. Oysa özcü yaklaşıma katılmayanlara göre türlerin ortak özellikleri varsa da, bunlar özcülüğün savunduğu gibi değişmez ve sürekli değillerdir. Bu tarzda ontolojide “tür” kavramı sadece pratik faydaları açısından yararlı olsa da, canlılar dünyasında bir gerçeğe karşılık gelmez. Linnaeus’un ontolojisine göre ise türler gerçek ontolojik varlıklardır. Türlerin ontolojik statüsünün ne olduğu hala tartışılmaktadır. Stephen Jay Gould’u örnek olarak verebileceğimiz birçok biyolog, türlerin sadece zihnin bir projeksiyonu olduğunu ve doğa üzerine düşünmemizde taksonomik ayırımın pratik faydası olduğunu, türlerin ontolojik açıdan gerçek varlıklarının olmadığını söyler.
Douglas Medin’in yürüttüğü geniş çaplı bir araştırma, insan zihninin taksonomi yaptığını göstermiştir. Bu araştırma Amerika’nın şehirleşmiş bireylerinden Maya’ların yağmur ormanlarındaki bireylere dek geniş ve farklı bir kitleye uygulanmıştır. Buna göre tüm farklı kültürlerdeki insanların zihni, insanlar dışındaki canlıları belli özler temelinde türlere bölüp taksonomi yapmaktadır. Bu deneyden varılan sonuç, taksonomi yapmanın, insan zihninin deneyden bağımsız apriori bir özelliği olduğudur. Bu araştırma gerçekten çok ilginçtir, ama türlerin ontolojik statüsünü belirlemek için yetersizdir. Bazıları sırf zihnin apriori kategorisini canlılara yüklediği için türlere ontolojik bir statü verildiğini savunurken, bazıları Tanrı’nın zihni ve doğayı uyumlu yarattığını ve yarattığı türleri düşünmek için zihne apriori olarak türlere göre taksonomi yapma özelliğini verdiğini savunabilir.
Türlerin ontolojik statüsü özellikle tek hücrelilerin mikroskobik seviyesine inilince iyice karışır; ama türlerin birçoğunun kapalı bir sistem oluşturup kendi içlerinde üremesi ve döl verebilecek döller oluşturmaları da tamamen gözardı edilebilecek bir husus değildir. Biyolojide, fizikteki gibi hiç istisnası olmayan yasalar olmadığını hatırlarsak, canlıların önemli bir bölümü için taksonominin uygulanacağını kabul edebiliriz. Fakat bu, Linnaeus’un taksonomisini kullanmak olarak anlaşılmamalıdır. Farklı taksonomiler oluşturmak için gayretler vardır; türlerin ontolojik gerçekliği olsun veya olmasın, taksonominin, insan zihninin doğayı anlama ve bilim yapma faaliyetindeki yararı apaçıktır.
1753 yılında Linnaeus 6000 adet bitki türü biliyordu ve bunların 10000 kadar olduğu düşünülüyordu; 1758’de 4000 hayvan listelemişti ama onların sayısını da yine 10000 civarında tahmin ediyordu. Canlılarla ilgili sınıflama böceklerin dünyası ile ilgili keşifler arttıkça ve bu dünyadaki faaliyet ve tür çeşitliği saptanınca bayağı zorlaşmıştı; hele bir de mikroskobik canlılarla ilgili bilgiler arttıkça taksonomi yapmak iyice zorlaştı. Günümüzde türlerin sayısının milyonlarca olduğu bilinmektedir. Linnaeus kendi dönemine göre büyük bir iş becerdi ve yaşarken kendi fikirlerinde değişiklik yaptı. Melezleşmenin (at ile eşekten katır oluşması gibi) türlerin hepsinin baştan sabit olup hiç değişmediği fikrine ters olduğu görülüyordu. Melezleştirme ile yeni türlerin oluşabileceğini savundu ki bu baştan tüm türlerin sabit yaratıldığı fikrinde bir değişiklik idi. Bu fikir ileride Mendel’in, Darwin’in Evrim Teorisi’ne karşı alternatif olarak ileri sürdüğü bir fikir oldu. Linnaeus’a göre melezleşme ve dış faktörler ancak türün mükemmelliğini azaltıp, türü dejenere ediyorlardı ki; bu yaklaşım değişim ile daha mükemmel (kompleks) varlıklar ortaya çıktığını söyleyen Evrim Teorisi’ne tersti.
1.23 BUFFON VE DÖNÜŞÜMCÜLÜK
Buffon (1707-1788), Linnaeus ile aynı yıl doğdu, ondan daha fazla yaşadı ve birçok konuda ters düştüğü Linnaeus gibi biyoloji tarihinin en önemli bilim adamlarından biri oldu. Buffon, yorumlanması en güç bilim adamlarından birisidir; bunun sebeplerinden biri kozmogoniden (evren-doğumdan) hayvan bilimine kadar çok geniş bir alanda ansiklopedik eserler yazmış olmasıdır, diğer bir sebep ise zamanla değişmiş olan fikirlerinin eserlerinde oluşturduğu çelişkilerdir. Buffon, Linnaeus’un taxonomisini birçok yönden eleştirdi ve doğada bireylerin olduğunu, bu şekilde sınıflandırmaların salt zihnin bir ürünü olduğunu söyledi. İki ayrı türün özelliklerini gösteren ara türlerin olmasını, “türlerin” aslında işimizi kolaylaştıran bir zihin projeksiyonu olduğuna delil gösterdi. “Histoire Naturelle” isimli ansiklopedik eserinin ilk kısımlarında türlerin zihnin dışındaki ontolojik gerçekliğini reddeden Buffon, sonraki ciltlerde türlerin ontolojik gerçekliğini kabul etti ve bu ciltteki fikirlerini ufak değişikliklerle hayatının sonuna kadar muhafaza etti. Buffon’un türleri gerçek varlıklar olarak kabul ettiği zamanki görüşleri Linnaeus’tan farklıdır. Onun “tür” yaklaşımında, Linnaeus’un ve Platon’un “özcü” yaklaşımından daha çok Aristoteles’in yaklaşımına yakın olduğu söylenebilir. O, türleri kabul ettiğinde, bu türlerin sahip olduğu özleri, zihinsel akıl yürütmelerle değil; tamamen deneysel ve gözlemsel temelde açıklamaya çalıştığı ve özellikle aralarında çiftleşen türlerin oluşturduğu “gen havuzuna” dikkat çekti. Türleri bu gen havuzu ile açıklarken, türlerin değişimlerini özellikle çevresel etkenlere bağladı. Onun özellikle çevrenin değiştirici etkisine vurgusunun, kendisinin tersine türlerin birbirine değiştiğini savunan Lamarck’ın ve Darwin’in üzerinde etkili olduğu söylenir.
O, Linnaeus’un cins (genus) başlığı altında topladığı türlerin, en başta yaratıldığını ve bunlardan melezleşme yoluyla diğer türlerin oluştuğunu söyledi. Melezleşme yoluyla oluşan türler ise baştaki mükemmelliklerini kaybediyorlardı. Görülüyor ki Buffon, Linnaeus’dan daha az sayıda kökensel türün başta yaratıldığını ve bu türlerden diğer türlerin oluştuğunu söylemiştir. Buffon’daki kökensel türlerden diğer türlerin değişim ile oluşumu bir dejenerasyondur. Dolayısıyla Evrim Teorisi’nin aşağı bir türden yüksek bir türün doğmasına yol açan ilerleyici bir değişiklik düşüncesi Buffon’a yabancıdır. Buffon’un türler hakkındaki bu düşüncesi termodinamiğin ikinci kanunu olan Entropi’ye benzemektedir. Entropi, evrenin ilk baştaki oluşumundan itibaren sürekli düzensizliğe gittiğini ve bu sürecin tersine döndürülemez olduğunu söyler. Buffon’un türleri de, deyim yerindeyse entropiye benzer bir kanunun altında, ancak daha az gelişmiş, daha az mükemmel melez türleri oluşturabilirler ve bu oluşum, türlerin yabancı türlerle üremesinin engellenmesiyle kapalı bir sistem içinde kalır.
“Buffon’a göre ilk kökensel türler nasıl oluşmuştur” diye sorulabilir. Buffon, kökensel türlerin “kendiliğinden türeme” ile oluştuğuna inanıyordu. “Kendiliğinden türeme” ile ilgili başlıkta gördüğümüz gibi “kendiliğinden türemenin” olup olamayacağı Buffon’un döneminde tartışılan bir konuydu. Buffon, en kompleks kökensel türün bile “kendiliğinden türeme” ile oluştuğunu kabul etti. Bu kökensel tür, Aristo’nun “form”u gibi iş görüyordu ve türün tüm değişimlerine ve aldığı şekillere karşın sınırlarını çiziyordu. Buffon, aynı zamanda bir kozmoloji uzmanıydı ve Newton ile Leibniz’in fiziksel teorilerinin derin etkisi altındaydı. O, mekanistik bir yaklaşımla evrene ve canlıya ait özellikleri tarife çalışıyordu. Buffon’un “kendiliğinden türeme” yaklaşımında bu noktayı göz önünde bulundurmak ve Diderot ile Lucretius gibi, doğanın, kör ve sürekli deneme ve yanılmalarının sonucunda oluşan bir “kendiliğinden türemeyi” savunmadığını belirtmek gerekir. “Kendiliğinden türemeye” teistler de inandı, fakat Evrim Teorisi ortaya konmadan önce ateistlerin birçoğu bu yaklaşımı Tanrı’nın yaratışının tek alternatifi olarak gördü. Buffon, “kendiliğinden türemeyi” ateist bir yaklaşımla kullanmadı ve bu fikrine rahip Needham’ın -önceki kısımlarda belirtilen- deneyini delil olarak gördü.
Buffon, tüm canlıların “ortak atadan” gelmesi fikrinden -Evrim Teorisi’nin en temel fikirlerinden biridir- ilk bahseden kişidir; fakat o, böyle bir fikrin ileri sürülebileceğinden bahsettikten hemen sonra, bu durumun neden gerçekleşmediğinin delillerini sıralar. Birincisi, bilinen tarihte hiçbir yeni türün oluştuğu gözlemlenmemiştir. İkincisi, melezlerin (katır gibi) yeni döller vermemesi türlerin arasında aşılması imkansız bir sınır oluşturmuştur. Üçüncüsü, iki türün birbirinden oluştuğunu söyleyenler bir sürü ara form göstermek zorundayken bu ara formlar mevcut değildir. İlginçtir ki Buffon, Evrim Teorisi’ni, bu tarz bir yaklaşımın mümkün olmadığını göstermek için de olsa, yine de ilk ortaya koyan kişi olmuştur. O, bir yönüyle Evrim Teorisi’nin gerçek babası kabul edilebilir; fakat bunu savunanlar, bu babanın, sadece çocuğunu öldürmek için dünyaya getirdiğini söylemek durumundadırlar. Buffon’un Evrim Teorisi’ne yönelttiği itirazlar hala canlıdır ve Evrim Teorisi’ne karşı olan biyologlar ve felsefecilerce -yeni bulguların eşliğinde- bu itirazların yapılması devam etmektedir.
Buffon, fiziğin -özellikle Newton’un- derin etkisi altındaydı ve fizikteki gelişmelerin biyoloji alanına olan etkisinin iyi bir örneğiydi. O, Newton gibi Leibniz’i de okumuştu ve evrensel yasaların matematiksel düzenine hayranlık duyuyordu. Canlıların da aynı yasalara tabi olduğunu savunarak bu temel görüşleri gözlemsel, deneysel biyoloji çalışmalarının metodolojisine yerleştirdi ve biyolojinin yanında ekoloji, yerbilimi, kozmogoni gibi konularda da aynı metodolojiyi kullandı.
Buffon, Newton’un takipçisi William Whiston’u (1667-1752) takip ederek yeryüzünün Güneş ile başka bir yıldızın çarpışmasından oluştuğunu savundu. Newton’un soğuma yasasından yararlanarak yeryüzünün yaşını deneysel bir yaklaşımla tespit etmeye çalıştı. Bir dizi demir küre üretti ve bunları neredeyse erimiş duruma gelene dek ısıttı ve ayrı yerlerde soğumaya bıraktı; tüm bunların sonucunda yaptığı hesaplarla yeryüzünün yaşının 75000 yıl civarında olduğunu ve yeryüzünün birbirinden farklı yedi evrede oluştuğunu söyledi. Daha evvel gördüğümüz gibi Buffon’dan evvelki yüzyılda Usher’in ortaya koyduğu kronoloji adeta Hristiyanlığın resmi öğretisiymişçesine savunulmaya başlanmıştı. Evrim Teorisi’ne inananlar ile Usher’e inananlar arasındaki tartışmada, Buffon’un yeryüzünün yaşı ile ilgili görüşleri Evrim Teorisi’ni savunanları destekler mahiyette olduğu için, Buffon’un bu yönüyle de Evrim Teorisi açısından önemli olduğu savunulur.
Buffon, insanın biyolojik yapısı üzerine de detaylı çalışmalar yaptı; embriyo aşamasından değişik yaşlardaki durumuna kadar insanı inceledi. Özellikle çocuğun dili öğrenmesi ve insanın bilinçli bir varlık olması üzerinde durdu. İnsanın vücut yapısının hayvanlarla benzer olduğunu, fakat insanlar ile hayvanların mukayese bile edilemeyeceğini savundu.. O, etkisi altında kaldığı Descartes gibi, insan için varolmanın ve düşünmenin aynı olduğunu kabul etti. Hayvanların düşünemeyeceği kanaatinde olduğu için ise hayvanların ve insanların arasında kapatılamaz bir uçurum bulunduğu ve insanların hayvanlardan türeyemeyeceği sonucuna vardı. Hayvanlar ile insanlar arasında derece değil mahiyet farkı olduğunu söyleyen bu yaklaşım da Evrim Teorisi ile tamamen zıt bir konumdadır. Buffon, görüşlerini Evrim Teorisi’ni reddetmek için ortaya koymasına, insanın hayvandan mahiyet farkıyla ayrıldığını, kökensel türlerin başlangıçtaki yaratılışlarını muhafaza ettiklerini ve üreme engeli ile karışmalarının engellendiğini savunmasına karşın; kökensel türlerden diğer türlerin ürediğini (kökensel türlerin “ortak atalar” olduğunu) savunması ve Dünya’nın yaşı ile ilgili görüşlerinden dolayı Evrim Teorisi’nin hem düşmanı hem de babası olmak gibi iki zıt tanımlama, onun için kullanılmıştır.
1.24 SCHELLİNG, HEGEL VE FELSEFEDE “EVRİM” KAVRAMININ YÜKSELİŞİ
Özellikle 18. yüzyılın sonları ve 19. yüzyılın tümü, felsefede “evrim” kavramının zirveye çıktığı dönemdir. Bunu belirtirken, çok sık yapılan bir yanlışa; “evrim” kavramıyla “Evrim Teorisi” nin karıştırılmasının yanlışlığına tekrar dikkat çekmek faydalı olacaktır. “Evrim” kavramıyla aşamalı ve gelişmeci bir süreç kastedilir; bu, Schelling’te (1775-1854) doğa merkezli, Hegel’de (1770-1831) idealist ve insanlık tarihi merkezli, Marx’ta (1818-1883) materyalist ve ekonomik ilişkilerin belirlediği tarih merkezli, Darwin’de (1809-1882) bütün canlı türlerinin birbirinden oluşması (Evrim Teorisi) merkezlidir.
Felsefe tarihinde “evrim” kavramına merkezi rolü veren en ünlü felsefecinin Hegel olduğunu söyleyebiliriz. Fakat, o, hiçbir yerde Evrim Teorisi’ne benzer bir yaklaşım sergilemez; türlerin birbirinden evrilmesi onun felsefesinin bir parçası değildir. Bu da gösteriyor ki felsefede “evrim” kavramına merkezi bir rol vermek, canlı türlerinin birbirlerinden oluştuğu fikrinin (Evrim Teorisi) kabul edilmesi ile özdeşleştirilemez. “Evrim” kavramı ile “Evrim Teorisi” elbetteki ilişkilidir, ama bu ilişki mutlak anlamda özdeşliği gerektirmemiştir. Aslında “evrim” kavramının her bir önceki aşamanın basit, daha kötü, daha aşağı durumunun, bir sonraki kompleks, daha iyi, daha üst duruma geliştiğini belirten anlamı, en az karşılığını Evrim Teorisi’nde, özellikle materyalist Evrim Teorisi’nde bulur. Hegel gibi idealist filozoflar, Tanrısal Zihni, gelişmenin arkasına koydukları için evrimi -neden sürekli gelişme olduğunu- temellendirebiliyorlardı. Nitekim Evrim Teorisi’ni savunan 20.yüzyılın Süreç Felsefecileri de -Hegel ile önemli benzerlikleri vardır (önemli ayrılıklara rağmen)- evrimin gelişme yönünde ilerleyen yapısını, Tanrı’nın bu yöndeki iradesiyle temellendirmeye çalıştılar. Marx’ın materyalist tarih anlayışında ise kapitalizm, sosyalizm ve komünizm gibi aşamaların insanların ekonomik ilişkileri sonucu oluşması ve bir kez bir aşamaya gelinince geriye dönülmemesi insan bilinci ve iradesi ile izah edilebilir. Fakat materyalist bir yaklaşım ile Evrim Teorisi savunulunca, her ne kadar doğal seleksiyon gibi mekanizmalar olsa da, gelişmeci “evrim” bir yasa olmaktan çıkar. Basit tek hücreliden kompleks canlıların oluşması Evrim Teorisi’nde savunulur; ama birçok materyalist evrimci, bu süreci tesadüfi buldukları için, canlıların daha basitlerinin daha komplekslerden de oluşabileceğini söylemişlerdir. Materyalist Evrim Teorisi’ni savunanların birçoğu tek yönlü gelişmeci evrime felsefeleri gereği karşı çıkmaları gerektiğini görmüşler ve karşı çıkmışlardır. Evrim Teorisi’ndeki, tek yönlü ve gelişmeci süreci reddetmek, aslında “evrim” kavramının gelişmeyi vurgulayan yapısını yani “evrimin” kendisini reddetmektir. Bu yüzden materyalist Evrim Teorisi savunucularında “evrim” kavramı, Hegel gibi felsefecilerde olduğu gibi genel ve mutlak bir yasa olamaz.
Hegel ile aynı dönemde yaşamış ve Hegel’den birkaç yaş küçük Schelling, “evrim” merkezli doğa felsefesini Hegel’den önce ileri sürmüştür. Schelling, Doğa’nın başka bir deyişle total gerçekliğin, ancak süregelmekte olan gelişimle anlaşılabileceğini söyledi. Doğa başta cansızdı, sonra bitki, sonra hayvan, sonunda insan zihni şeklinde bu birlik -doğa- kendini gösterdi. Doğadaki gelişme aşama aşama gerçekleşir ve bu süreç ancak Tanrı ile anlaşılabilir. Ünlü tarihçilerden Arthur Lovejoy’a göre felsefeye ilk olarak “evrimci metafizik”, daha doğrusu “evrilen Tanrı” anlayışı Schelling ile girmiştir. Bu Tanrı, evren ile birdir (monism) ve nihai aşamada tam anlamıyla anlaşılır olacaktır. Schelling, filozof Jacobi ile tartışmasında Tanrı’nın hem ilk, hem son, hem Alfa, Hem Omega olduğunu söyleyerek “evrilen Tanrı” anlayışı ile Tanrı’nın mükemmelliğini uzlaştırmaya çalışmıştır. Schelling’in kendisinin bilim alanında önemli bir katkısı olmasa da; Goethe gibi biyoloji alanında da önemli izleri olan birini etkilemesi, Burdach, Oken, Carus, Oersted, Steffens, G. H. Schubert gibi natüralistlerin yetişmesine katkısının olması ve metafizik ile bilimin kaynaşmasını sağlayan doğa felsefesiile felsefe açısından olduğu kadar bilim açısından da önemlidir.
Hegel’in etkisi Schelling’inkinden çok daha büyük olmuştur. Hegel’in felsefesinde de “evrim” çok merkezi bir role sahipti; fakat artık burada Doğa’nın evrimi değil, insanlık tarihinin evrimi merkezdeydi. Bu evrimi gerçekleştiren Hegel’in, kimi zaman Mutlak, kimi zaman Tin (Geist), kimi zaman Akıl dediği Tanrı’dır. Hegel’de ontik olan ile mantıksal olan ve Tanrısal doğa ile insansal doğa aynıdır; bu yüzden Hegel’in epistemolojisinde “Tin” bilinç ile bilinebilir.
Görülüyor ki Hegel, insan aklını, sübjektif bir yargılayıcı olarak değil, objektif gerçekliğin bir kavrayıcısı olarak görmektedir. Hegel, Kant’ın gerçekliğin bilinemeyeceği, yalnızca fenomenin bilinebileceği düşüncesine karşı çıkar Kategoriler, Kant’ın sandığı gibi sadece varlık üzerine düşünmeye değil, aynı zamanda varlığı kavramaya yararlar; çünkü varlık ile özdeştirler. Düşünce kalıbına giren formlar Tanrısal yaratmanın aşamalarıdır. Tanrısal yaratma evrimsel bir süreç içinde ortaya çıkar. Hegel’in felsefesinde Tanrı evrene içkin olup, tarihin evrimsel sürecinde kendini gerçekleştirir. Hegel’de, Schelling’te olduğu gibi evrene içkin bir gayesellik fikri vardır.
“Evrim” ile “Evrim Teorisi”nin ayırt edilmesi önemlidir, ama bunun yanında felsefelerinde “evrim” kavramına merkezi bir rol verenlerin, Evrim Teorisi’ni daha kolay kabul ettikleri de göz önünde bulundurulmalıdır. Örneğin Ernst Mayr, Almanya’daki doğa felsefecilerinin evrimci yaklaşımlarının; Darwin’in ve Evrim Teorisi’nin, Almanya’da diğer ülkelerde olduğundan daha kolay bir şekilde kabul edilmesini sağladığını söyler. Ayrıca bu evrimci-idealist bakış açısı, biyolojide canlının özelliklerinin baştan oluştuğunu söyleyen önoluşumcu görüşe karşı canlının embriyodaki evrimsel aşamalarda oluştuğunu söyleyen sıralı oluşumcu görüşün, Wolff ve Von Baer gibi önemli biyologlarca savunulmasına da etki etmiştir Daha sonra bu gelişmeler, insan embriyosundaki gelişmeleri, dünya tarihi içindeki canlılığın gelişmesinin bir özeti olarak gören anlayışa kadar uzandı. Ayrıca, evrimci-idealist doğa felsefecileri, Evrim Teorisi ortaya konduktan sonra, “Tanrı’nın yönlendirdiği teleolojik bir Evrim Teorisi’ni” savunanlara ilham kaynağı olmuşlardır.
נยรт ℓιкє тнiร ツ çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla
Cevapla

Bu konunun kısa yolunu aşağıdaki sitelere ekleyebilirsiniz

Konu Araçları

Gönderme Kuralları
Yeni konu açamazsınız
Cevap yazamazsınız
Dosya gönderemezsiniz
Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz

BB code is Açık
Smiley Açık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı


Tüm saatler GMT +3. Şuan saat: 20:09
(Türkiye için GMT +2 seçilmelidir.)


ForumTR Mail'den Ücretsiz Bir Mail Almak veya Mail'inizi Okumak İçin Tıklayınız.

Forums Directory Almanya Vizesi | Rusya Vizesi | Ukrayna Vizesi | Fransa Vizesi | Vize İşlemleri | Almanya Otelleri | Tatil | Haberler | Telefon Santrali | Daily News

Sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini önceden onay olmadan anında siteye yazabilmektedir,
bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir,
yine de sitemizde yasalara aykırı unsurlar bulursanız sikayet@frmtr.com email adresine bildirebilirsiniz, şikayetiniz incelendikten sonra en kısa sürede gereken yapılacaktır.
Report Abuse, Harassment, Scamming, Hacking, Warez, Crack, Divx, Mp3 or any Illegal Activity to abuse@frmtr.com


Search Engine Optimization by vBSEO

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372 373 374 375 376 377 378 379 380 381 382 383 384 385 386 387 388 389 390 391 392 393 394 395 396 397 398 399 400 401 402 403 404 405 406 407 408 409 410 411 412 413 414 415 416 417 418 419 420 421 422 423 424 425 426 427 428 429 430 431 432 433 434 435 436 437 438 439 440 441 442 443 444 445 446 447 448 449 450 451 452 453 454 455 456 457 458 459 460 461 462 463 464 465 466 467 468 469 470 471 472 473 474 475 476 477 478 479 480 481 482 483 484 485 486 487 488 489 490 491 492