Son Dakika Haberlerini Takip Edebileceğiniz FrmTR Haber Yayında. * FrmTR Sohbet Kontrol Panelinizde.
Forum TR
Go Back   Forum TR > > >
FrmTR'ye Reklam Vermek İçin: [email protected]
Cevapla
 
Konu Araçları
Eski 06-10-11, 13:53   #1
Kafkaskartalı

Varsayılan Dil anlayışı


DİL
Dil, yeni Türk Edebiyatında bir taraftan malzeme olarak görülmüş ve sanatçıların edebi görüşlerine paralel olarak değişiklik arzedilmiştir. Bu anlamda ilk zamanlar sosyal fayda güden sanatçılar sadece bir dil mücadelesi vermişler , gittikçe ferdileşen edebiyat anlayışıyla birlikte bu sade dil anlayışından uzaklaşmış ve Ekrem ile başlayan bu uzaklaşış Servet-i Fünûncularda doruk noktasına ulaşmıştır.
Diğer taraftan yeni medeniyet anlayışının ve yeni bir Avrupâi edebiyat kurmak hedefinin getirdiği zorunlulukla eski edebiyattaki kelime kadrosu yerini batılılaşma sürecindeki toplumu ve edebiyatın hedeflerine uygun kelimelere bırakmıştır. Bu noktada eski edebiyatın dil anlayışı oldukça eleştiri almıştır. Başka bir taraftan ise gazetecilik ve gazete makaleleri sade bir dilin gelmesi için zemin hazırlamıştır.
Gerek Tercüman-ı Ahvâl ön sözünde gerek Mecmua-i Fünûn’un ilk sayısında her gün sade yazılacağı teyit edilmiştir.
Bu dönemde eserler veren Namık Kemal eski edebiyatı ve dili ağır bir şekilde eleştirerek onun yeni hayat karşısında şansı olmadığını vurgulamıştır. Namık Kemal, Lisân-ı Osmân-i’nin Edebiyatı Hakkında Bazı Mülâhazatı Şâmildir başlıklı yazısında okur – yazar olan insanların bile yazı yazmakta ve okumakta zorlandıklarını belirtir. Bu zorluğa neden olan Lisan-ı Osmani’dir ona göre.
Namık Kemal bundan sonra yazdığı “Bahâr-ı Dâniş Mukaddimesi”inde de yazı dili ve konuşma dili arasındaki uçuruma dikkat çekerek;
“Her nedense lisânen söylediğimiz şiveyi beğenmeyip de kaleme başkabir Lisan-ı Edeb icad etmeye çalışan müelliflerimizin tuttukları tarz-ı ifâde, tekllümümüze kıyasen meselâ Arabiye nispetle Borno lisanı kadar sakindir” der.
Türk dilinin sadeleşmesi gereğine inanan ve bu yolda – özellikle gazeteler aracılığıyla – çaba gösteren Ali Suâvi de anlatılmak istenen düşüncenin dolaylı yollardan söylenilmesine karşıdır. Bu konuda;
“Haydi ittifak edelim. Mesela “şarap” diyecek yerde “âteş - Renk” demiyelim. Düzce “şarap” diyelim vesselam”dır.
“Eğer imlamız çarpaşıklıktan kurtulmak ihtimali yoktur derseniz, yine bu usulümüzü bozmayarak işaret gibi yeni bir iş daha çıkarmayarak şu elimizdeki lisanı ıslah mümkündür.” Sözleriyle de Ali Suâvi dilin sadeleşmesi yolunda imlâ meselesinin önemine dikkat çekmiştir.
Bu devirde dil ve edebiyat hakkındaki görüşlerini kesin olarak ortaya koyan sanatçılardan biri de Ziya Paşa’dır.
“Hayır, bunların hiçbiri Osmanlı şiiri değildir. Zira görülüyor ki, bu nazımda Osmanlı şairleri şuarâ-yı İran ve İranlılar dahi Arablara taklit ve melez bir şey yapılmıştır. ” diyerek bir Osmanlı dili ve şiiri olmamasından, bu konuda çalışmalar yapılmamasından şikayet etmiştir. Ziya Paşa katiplerin herhangi bir konu hakkında yazı yazarken oldukça yorulduklarını bunun sebebi olarak sözlükte yer alan kelimelerin değişmediği halde kurulan tamlamalar sebebiyle mananın bir türlü anlaşılamamasını gösteriyor. (Levend, 1960:118).
Ziya Paşa; “evvela Türkçe imlâ bilinmelidir. Halbuki en güç şey budur. Zira vaktiyle Türkçe’ye mahsus lügât kitabı yapılmamış ve Osmanlılar milel-i sâireyi dâire-i hükümetlerine aldıkça, herbirinde gördükleri yeni şeylerin isimlerini ol milletin lisanından olup, az çok bozarak kullanmış ve her kâtip bir lügâti sükunu harekâtının zihnince uyan bir şekliyle yazıp, şâireleri dahi diğer surette zabdetmiş olduklarından, imlâ öğrenecek kimse evvel-i emirde bunların hangisine tâbi olacağında mütehayyir olur.” Diyerek dilin ıslahı meselesinde imlanın ne derece önemli olduğuna dikkat çekmiştir.
Türk dilinin sadeleşmesi uğrunda pek çok çalışması olan Ahmet Mithat Efendi de;
“Eğer lisanımızı sadeleştirirsek, şimdiki güçlüğün gösterdiği icbar ile bir takım kuyruklu kulaklı yanlışlıkları kabul etmeyerek, hiç olmazsa kaidece yanlışlığına hükm olunmayacak bir yolda yazı yazabildik” (Levend, 1960:127) der.
Muallim Naci eserlerinde temiz ve sade bir dil kullanarak lisan-ı Osmani’nin sadeleşmesi gereğine inanmakla kalmayıp bunu yazı hayatına aksettirmiştir.
Saydığımız bu isimler her ne kadar dilin sadeleşmesini savunsalar da zaman zaman kararsızlığa da düştüklerine rastlanır. Bahar-ı Daniş mukaddimesinde İran şivesinden rahatsız olduğunu belirten Namık Kemal yine aynı yazıda bundan kaçınılmayacağını belirtir.
Batılılaşma sürecindeki Edebiyat ortamında dil, ayrıca imla kuralları ile de gündeme gelmiştir. Hatta kelimelerin yazımıyla ilgili gazete sütunlarında bazı tartışmalar yapılmıştır.
O dönem gazeteciliğine baktığımızda gazete dilinin de halkın rahatlıkla okuyup anlayabileceği bir seviyeye çekilmeye çalışıldığını görüyoruz.
Dil üzerine yapılan çalışmalar bir süre sonra resmi kimlik kazanmıştır. Zira halk kendisi için çıkarılan kanunlardan, tüzük ve yönetmeliklerden bir anlam çıkaramıyordu. Devletin ticaret düzenini vergi sistemini anlayamıyordu. Bütün yazışmalar halk için değil, katiplerle onların üst makamları için birer şifre hüviyeti kazanmıştı. II. Abdülhamit döneminde Sadrazam Sait Paşa, resmi yazışma dilinin yalnız yazarların tartışmalar ile düzenlenemeyeceğini, bu hususta hükümetçe gayret gösterilmesi gerektiğini öne sürmüştür. Hatta uzun cümlelerin kısaltılmasını, gereksiz edat ve deyimlerin bırakılmasını emretmişti. (Karal, 1985:318).
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 06-10-11, 13:56   #2
Kafkaskartalı

Varsayılan C: Dil anlayışı


Yine bu dönemde Anadolu’nun bazı yerlerinde kullanılan, fakat başka yerlerde bilinmeyen Türkçe kelimelerin öğretmenler tarafından toplanarak yayımlanmak üzere İstanbul'’ gönderilmesi Babıâli'’en Maarif Nezaretine yazılmış, II. Abdülhamit bu işin sonucunu sorduğunda nezaretçe hiçbir teşebbüste bulunmadığı, bunun pek yapılacak bir şey olmadığı söylenmiştir (Levend, 1960: 147).
Bu dönemde dil ile ilgili çalışmaları şekillerinden çeşitli meseleler gündeme gelmiştir.
Daha önce belirtildiği gibi bu dönem şair ve yazarları dilin ıslahı meselesinde imla meselesi üzerinde durmuşlar ve imlanın düzeltilmesi için çeşitli çareler göstermişlerdir. Yazılan Meşveret adlı eserinde Katip Çelebi’nin Türkçe kelimelerin imlasında belli bir kurala uymaması dikkat çekiyor.
Münif Paşa da imlanın Osmanlı halkının okur yazarlığını menfi yönde etkileyen bir unsur olduğunu belirterek konu ile ilgili olarak;
“Avrupalıların yazılarında müşkilât-ı mezküre olmadığı misillü usûl-i tâlimiyye dahi mümkün mertebe teshil olunduğundan, 6-7 yaşında çocuklar pek ala okuyup yazmak öğrenirler ve zükûr ve nisâdan uşak ve amele gürûhuna varıncaya kadar ifade-i merâma müktedir olacak derece kitâbet tahsil ederler” (Mecmua-i Fünûn 1863, Yorulmaz 1995:27’den)
Avrupalıların okur – yazarlık oranını yakalayabilmek için Münif Paşa -imla meselesini çözmek açısından- ya harfler harekelenmesini ya da harfler birbirinden ayrı bitiştirmeyerek yazmayı önerir. İkinci önerisinin ilkine nazaran daha faydalı olacağını da belirtir. (Mecmua-i Fünûn, Temmuz 1863; Yorulmaz 1995:28).
Dil bahsinde konuya gramer kuralları, harflerin yazılma açısından da yaklaşılmıştır. Bu çalışmalar dilin sadeleştirilmesi meselesinin başka yönüdür.
Türk dilinin ıslahı meselesinde ikinci aşama alfabenin ıslahıydı. Alfabe veya kullanılan harflerin ıslahı hiçte kolay değildi. O devirde, dilde yenilikten yana olan gençlerin önderi olan Rıfat Bey ve Macit Paşa, harflerin değişmesi için şu gerekçede birleşiyorlardı;
“Arap alfabesinin yazılıp okunması güçlük göstermektedir. Soldan sağa yazılan harfler daha hızlı yazılmaktadır. Ulusun ilerlemesi eğitime bağlıdır. Bizim eğitimin gelişmesi ise bizim yazı ve imla ile olmaz.” (Karal, 1985:319).
Namık Kemal, Arap harflerinin Türkçeyi gerektiği gibi yansıtmadığını onaylamakla beraber, kaldırılmasından yana değildi. Onların ıslah edilebileceğine inanıyordu.
“Latince harfler dilimizi karşılayacak sayıda değildir. Kaldı ki soldan sağa daha çabuk yazıldığı da doğru değildir. Tersine sağdan sola daha çabuk yazılır. İngilizce’yi okumak bizim yazımızı okumaktan daha kolay değildir. Zaten sözcük ağızdan çıktığı gibi yazılmaz. Çünkü sözcük herkesin ağzından başka türlü çıkar.” (Karal, 1985: 319).
Alfabe bahsinde Münif Paşa’nın faaliyetleri de dikkat çekicidir. Münif Paşa konuyu imla meselesi ile bağlantılayarak imla meselesini halkın okur – yazarlığını menfi yönde etkilediğini söyler:
“Avrupalıların yazılarında müşkilât-ı Mesküre olmadığı misllû usûl-i ta’limiyye dahi mümkün mertebe teshil olunduğundan, 6-7 yaşında çocuklar pek ala okuyup yazmak öğrenmekte ve zükûr ü nisâdan uşak ve amele gürûhuna varıncaya kadar ifade-i merama muktedir olacak derecede kitabet tahsil ederler. Bu cümle ile beraber bizim yazının bir suubeti daha olup terbiye-i âmme hakkında bunun dahi bir mahsur-ı kavi olduğu derkârdır. Şöyle ki intişar-ı maarife vasıta-i kaviyye olan san’at-ı tıbâate elverişli olmayıp, milel-i sâire yazıları yalnız hürûf-ı hecâları adedince 30-40 cins hürûf ile istedikleri kitabı tab’etmek mümkün olduğu halde, bizde nesih yazı ile bir kitap basmak lâakal 500 cins ve ta’lik içün bunun iki üç misli hürûfa müstevakkıf olduğu bu san’at erbabının ma’lûmudur.” (Mecmuai Fünûn, İkinci Yıl, 1868, No: 14, s.74-77: Levend, 1960:154).
Bu konuda ismi alınacak bir başka kişi de Ahondzade Mirza Fethali’dir. Mirza Fethali alfabe konusunda bir tasarı hazırlar. Bu tasarıyı Sadrazamlığa sunar. Sadaret de incelemek üzere Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye’ye gönderir.
“Hürûf-ı kadimenin noktaları ilga olunup yerlerine diğer bir alâmet-i muttasıla vaz’ından ve kelimatın gereği telaffuz olunması içun ba’zı harekât-ı cedide ihtirâı ile bunların milel-i ecnebiyye hutûtu misillû huruf sırasında tahririnden ibaret bulunmaktadır.” (Levend 1960:156) esasına dayanan bu tasarısı Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye tarafından reddedilmiş Ahondzade daha sonra Islav Alfabesi’ni esas tutarak yeni bir alfabe sistemi hazırlamıştır. Hurûf-ı mukatta esasına dayanan bir alfabe sistemi ile 1869’da ismi bilinmeyen bir zat tarafından basılan Şeyh Sadi’nin Gülistan’ı bu konuda bir başka girişimdir.
Agah Sırrı Levend adı bilinmeyen bu kişinin İran’dan kaçıp İstanbul’a sığınmış Malkon olabileceğini iddia eder.
Alfabe bahsinde aynı yıl Londra’da çıkarılan Hürriyet Gazetesinde ve Muhbir’de bazı yazılar çıkmıştır. Fakat bu girişimler o yılların ortamı içinde hoş karşılanmamıştır. Bu reddedişin temelinde de yeni alfabenin kabulü ile geçmişe olan bağımızın kopacağı düşüncesi vardır.
Bu dönemde kullanılan lisanın işlevini artırmak amacıyla Türk dilinin sözlüğüne ve gramerine ihtiyaç olduğu pek çok yazar tarafından vurgulanmıştır.
Ali Suâvi 1870 yılında Ulûm Gazetesinde yazdığı yazısında Uygur Yazısının özelliklerinden bahsettikten sonra Türk için bir lügat kitabının gerektiğini söyler. Türk diline sadece Arab ve Fars lügatlarından değil; Rumca ve İtalyanca’dan dahi pek çok kelimenin girdiğini belirten Ali Suavi bu durumun aslında çok da şaşılacak bir şey olmadığını Arabçayı örnek göstererek açıklar.
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 06-10-11, 13:56   #3
Kafkaskartalı

Varsayılan C: Dil anlayışı


Bu sebeple Ali Suavi’ye göre Türk dilinin ıslahı için yeni harflere değil lügata ihtiyaç vardır.
Tanzimat döneminde Osmanlıca’nın büyük bir sözlüğe ihtiyacını vurgulayanlardan biri de Namık Kemal olmuştur.
Namık Kemal “Lisan-ı Osmaninin edebiyatı hakkında bazı mülahazatı şamildir” isimli yazısında “Türkçe’ye mahsus mümkün merkebe muntazam ve mükemmel bir lügat tertibi ile olur. Bu ihtiyaç bir vakitten beri umumen hissolunmaktadır” der.
Türk dilinin grameri konusunda eksikliği gidermek için yazılan eserlerin ilki 1847’de yazılmaya başlanan 1881’de basılan Abdurrahman Fevzi’nin Mikyasü’l-lisan Kıtâsü’l-Beyan’ıdır.
Bu devirde gramer kitabı yazanlar arasında Selim Sâbit, Ali Niazima, Manastırlı Rıfat, Fazıl Necip, Ahmed Rasim, Mihri, Şemseddin Sami, Necip Asım’ın eserleri kayda değer. (Levend, 1960:168).
BU devirde dil üzerinde yapılan tartışmaların bir kısmı da Aruz ve hece arasındaydı.
Namık Kemal bir çok yazısında hece ölçüsünü savunmuş, tiyatro eserlerini aruz yerine hece ile yazmıştır.
Recaizâde Ekrem Türkçe kelimelerin aruz ölçüsünde gereksiz imâlelerle bozulduğunu tastik etmekle birlikte aruzu heceye tercih etmektedir (Levend, 1960:170).
Bu devirde Ziya Paşa’nın Moliere’den çevirdiği Tartuffe Piyesi Ali Bey’ein Letâfet adlı üç perdelik operatı, Abdülhakhamid’in Nesteren ve Liberta adlı piyesleri heceyledir.
Tanzimat yıllarında çeşitli meseleler ve bunların çözüm önerileriyle başlayan dilin sadeleşmesi, harflerin ıslahı, Arabça, Farsça ve Türkçe kelimelerin yazımı, dilin isminin ne olduğu gibi konular I. Meşrutiyet yıllarında da kesin çözümlere ulaşmamış; fakat bu faaliyetler çok daha sonra ortaya çıkacak olan Yeni Lisan davasının temelini teşkil etmiştir.
  Alıntı Yaparak Cevapla
Cevapla

Bu konunun kısa yolunu aşağıdaki sitelere ekleyebilirsiniz

Konu Araçları

Gönderme Kuralları
Yeni konu açamazsınız
Cevap yazamazsınız
Dosya gönderemezsiniz
Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz

BB code is Açık
Smiley Açık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı



5651 sayılı yasaya göre forumumuzdaki mesajlardan doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. Şikayet Mailimiz. İçerik, Yer Sağlayıcı Bilgilerimiz. Reklam Mailimiz. Gizlilik Politikası


Reklamı Kapat

Reklamı Kapat