Son Dakika Haberlerini Takip Edebileceğiniz FrmTR Haber Yayında. * FrmTR Sohbet Kontrol Panelinizde.
Forum TR
Go Back   Forum TR > > >
FrmTR'ye Reklam Vermek İçin: [email protected]
Cevapla
 
Konu Araçları
Eski 01-05-09, 20:55   #1
FENERBAHÇE SK

Varsayılan İstanbul & Çanakkale Boğazlarının Tarihi ve Önemi


BOĞAZLARIN TARİHİ VE ÖNEMİ

Boğazlar çeşitli biçimlerde geçmişten günümüze Türk dış politikasını etkilemiştir. Boğazlar sorununun geçmişten günümüze incelendiği bu makalede Lozan Antlaşması’nın yanı sıra Montreux Boğazlar Sözleşmesi’nden de söz edilmekte, özellikle ticaret gemilerinin zararsız geçiş hakkının İstanbul ve Boğazın çevresel güvenliği açısından sorun yarattığı üzerinde durulmakta ve çevresel güvenlik sorununun Montreux Boğazlar Sözleşmesi’nin revize edilmesi ya da yeniden yapılandırılması sorununu gündeme getirdiği vurgulanmakta ve bu konuda Türk bilim yaşamındaki tartışmalardan bir kesit sunulmaktadır.
Boğazlar sorununun temelinde Türkiye’nin geçit yolları üzerindeki konumu yatmaktadır. Kara ve deniz geçit yollarındaki konumuyla Türkiye Boğazlar Sorunu ve diğer sorunlar bağlamında fazlasıyla etkilenmiştir ve hala etkilenmektedir. Bilindiği üzere Türk Dış Politikası’na Osmanlı İmparatorluğundan miras kalan başat öğelerden biri de coğrafi konumdur (Sander, 1987:205).
Boğazlar sorununun iki antlaşma çerçevesinde inceleneceği bu makalede sorunun Türkiye’nin jeostratejik konumundan kaynaklanan olaylardan en başlıcalarından birini oluşturduğu üzerinde duruluyor. Lozan ve Montreux Sözleşmeleri öncesi tarihsel gelişim ve ilgili devletlerin dış politika yaklaşımlarıyla irdeleniyor. Montreux Boğazlar Sözleşmesi’nin 20 Temmuz 1996’da 60. yılını doldurduğu göze alındığında konunun önemini iyice vurgular niteliktedir.
1. Boğazlar Sorununun Tarihsel Gelişimi
Boğazlar coğrafi açıdan iki kara parçası arasındaki dar su yolları olarak tanımlanabilir. Boğazlar Ulusal ya da Uluslararası özellikleri Boğazların niteliğiyle ilişkilidir. Ulusal ya da Uluslararası ölçütü, önce mesafe, daha sonra Uluslararası ulaşımdaki rolüne göre değerlendirilmektedir. Konumu gereği özel ya da uluslararası sözleşmelerle düzenlenen Boğazlar, ayrı bir grup oluştururlar. Türk Boğazları konumları gereği özel sözleşmelerle düzenlenen boğazlardandır. Türk Boğazları sınırlar açısından bakıldığında T.C. Devleti’nin, sınırları içinde bulunduklarından ve kendi sınırlarını kapsadığından dolayı Ulusal Boğaz özelliği gösterse bile, bir antlaşmanın konusunu oluşturmalarının yanı sıra yarı kapalı bir deniz olan Karadeniz Devletleri’nin açık denize ulaşmalarında tek yol olmaları nedeniyle uluslararası boğaz özelliğine sahiptirler.
a. Türk Boğazları’nın Önemi
Türk Boğazları’nın siyasal, ekonomik ve jeostratejik öneme sahip olduğu, yadsınamaz bir gerçektir. Boğazların tarihi gelişim sürecine göz atıldığında bu savı kanıtlar nitelikler görülür.
Dünya haritasına bakıldığında İstanbul Boğazı’nın, Asya ve Avrupa’yı birleştiren geçit konumuna sahip olduğu hemen görülmektedir. Rusya’nın Karadeniz kıyılarında topraklar elde etmesinden sonra Türkiye tarihi tüm güvenlik sorunları ve varlığını Boğazlara bağlamıştır.
Uzunluğu 31.7 km (17 deniz mili) olan İstanbul Boğazı’nın eni, Karadeniz girişinde 4.7 km, Marmara girişinde 2.5 km kadar olup en dar yeri ise (Kandilli-Rumelihisarı-Bebek) 700 m genişliğindedir. 61.8 km (36 deniz mili) uzunluğundaki Çanakkale Boğazı’nın eni, 1.25 km ile 7.5 km arasında değişmektedir. (Meydan Larousse, 1969:460) Boğazlar, Türkiye’inn egemenliğine tabi iç sulardır (Bilsel, 1948:30).
Boğazların önemini, kısa tarihsel geçmişini irdeleyerek daha iyi anlayabiliriz. Türk Boğazlarından genelde İlkçağda Ege Denizi’ne açılan Çanakkale Boğazı, İstanbul Boğazı’ndan daha çok önem taşıyordu. Çanakkale Boğazı’na hakim bir tepede kurulan Truva ile Helenler, Boğazı denetlemek için bir yarış halindeydiler. Truva’nın, Helenler tarafından yıkılmasında Boğazın paylaşım ve denetim sorunu yatmaktadır. Bundan başka adı geçen Boğaz, Med ve Peleponez savaşları sırasında Persler ile Atina ve Sparta arasında bir anlaşmazlık konusu oluşturmuşlardır. Ksekes I Çanakkale’den Avrupa’ya geçmiştir. M.Ö. 512 yılında Pers Kralı Dara İskitleri kovalarken İstanbul Boğazı’nın en dar yerine bir köprü kurdurarak ordusunu Anadolu’dan Rumeli’ye geçirmiştir. Büyük İskender’in orduları Çanakkale Boğazı’nı kullanarak Anadolu’ya geçmiştir.
Roma İmparatorluğu’nun doğu ve Akdeniz’e yayılmasıyla tarihsel ve stratejik gerekçeler Akdeniz’e geçtiğinden Çanakkale Boğazı önemini yitirmiştir. M.S. 300 yılında, Doğu Roma İmparatorluğu’nun Başkentinin Kostantinapolis oluşu ile Boğazlar eski önemine yeniden kavuşmuştur.
Ortaçağ’da da Boğazlar önemini korumuştur. 100 yıllık sürede Hunlar, Avarlar, Persler, Araplar ve Slavlar’ın saldırılarıyla karşılaşan Boğazlar ele geçirilememiştir. 1356 yılında Osmanlılar, Çanakkale Boğazı’nın Avrupa tarafını ve Gelibolu’yu ele geçirdiler. Gelibolu 1366 yılında Bizanslılar tarafından geri alınmış ama yine ertesi yıl Türkler tarafından ele geçirilmiştir. Yıldırım Bayazıt 1390’da Çanakkale Boğazlar muhafızlığını kurmuş ve 1393’de Anadolu Hisarı’nı yaptırmıştır. Trakya’nın fethinden sonra Başkent Bursa’dan Edirne’ye alınmıştı. Osmanlılar güvenliklerini İstanbul Boğazı’nı ele geçirdiklerinde sağlayabileceklerine inanıyorlardı. Yıldırım Bayazıt, İstanbul’u almak için girişimlerde bulunmuşsa da başarılı olamamıştır. Boğazlar Ortaçağdaki önemini 1453 yılında Fatih’in İstanbul’u almasıyla yitirmeye başlamış, hatta 1484 yılında hemen hemen tüm Karadeniz kıyıları Osmanlı İmparatorluğu’na bağlanınca Karadeniz, iç deniz niteliği kazanmıştır. Karadeniz kıyılarının içdeniz olması, Boğazların önemini yitirmesine neden olmuştur.
Andre Ribard bu olayı şöyle yorumlamaktadır (Ribard, 1983:307). “Türk donanması Kırım’dan Yunanistan’a yelken açıyordu. Önemli Asya Pazarı Trabzon da teslim olmuştu. Ama Bizans’ın varisleri olmakla övünen Türklerin Doğu Karadeniz ülkeleri ticaretini ve ulaşımını kesintiye uğratmaktan hiçbir çıkarları yoktu. Tam tersine bu ticaret ve ulaşımı kolaylaştırmaktan yarar ve üstünlük sağlıyordu. Yalnız, onlar bu ticareti ağır yükümlülükler altına sokuyor ve ağır vergiler alıyorlardı. Ticaret malları ve metalar Araplara ve Türklere yol ve köprü paralarını ödedikten sonra Avrupa’ya aşırı ölçüde pahalıya mal oluyordu. İtalyan şehirleri hiç şüphesiz bu aracılardan seve seve vazgeçeceklerdi”. Yani Osmanlı İmparatorluğu Boğazlar yolunu ve ticaretini ele geçirince Batıda, Coğrafi keşiflerin yeni yollar bulmanın gerekliliğini pekiştirmiştir. Boğazlar ve Doğu Akdeniz ticaret yolu canlılığını yitiriyordu. Boğazlar, ekonomik yönden önemini bir daha eskisi gibi asla kazanamayacaktı. Ama jeostratejik yönden Boğazların önemi Rusya’nın Karadeniz kıyılarındaki bazı limanları ele geçirmesiyle yeniden ortaya çıkacaktı. Boğazlar 1484’den 1809’a kadar kesin kapalılık devri yaşayacaktı.
Boğazların Karadeniz’in tüm yabancı ticaret ve yolcu gemilerine kapalı olması ilkesi Osmanlıların Fransızlara, İngilizlere, Hollandalılara verdiği ayrıcalıklar dışında 1774 yılına kadar sürecekti. 1774 yılında Osmanlı İmparatorluğu Rusya ile yaptığı Küçük Kaynarca Antlaşmasıyla Rus ticaret gemilerine Boğazlardan serbest geçiş hakkı veriyordu (İnan, 1995:8).
1798 tarihinde Osmanlı İmparatorluğu ile Rusya İstanbul Antlaşması’nı imzalamışlardı. Bu antlaşmanın kimi gizli maddeleri, tüm yabancı devletler savaş gemilerine Karadeniz’in kapanmasını ancak Rus savaş gemilerine (savaşta) Boğazlardan geçiş hakkını öngörüyordu (Armaoğlu, 1983:36-37). Bu husus Osmanlı İmparatorluğu ile Rusya’nın yaptığı 1805 tarihli ittifak Antlaşması’nda da yinelenmiştir.
Tüm bu antlaşmalara karşin Osmanli Imparatorlugu’nun Bogazlarla ilgili kapalilik kurali Çanakkale (Kale-i Sultaniye) (1809) Antlaşmasi’na kadar sürmüştür. Bu Antlaşma Imparatorlugun kendi koydugu kuralin ikili antlaşmalarla düzenlenmesi dönemini başlatmişti (Çelik, 1987:119). 1829 Edirne Antlaşmasiyla da Rusya’ya taninan ticaret gemilerine açiklik tüm devlet gemilerine taniniyordu. 1833 Hünkar Iskelesi Antlaşmasiyla Osmanli Imparatorlugu ve Rusya Karadeniz dişinda tüm devletlerin savaş gemilerine kapaliligini saglamişti.
Antlaşmanin gizli maddelerine göre Rusya Osmanli Imparatorlugu’na yapacagi yardima karşilik Rusya’dan yardim istemesi halinde Osmanli Imparatorlugu da Çanakkale Bogazi’ni Rusya aleyhine tüm devletlerin savaş gemilerine kapatmayi öngörüyordu. Bu antlaşma ile Rusya Akdeniz’den kendisine yönelecek tehlikeleri önlemeyi amaçliyordu.
Ancak Rusya’nın açık denizlere özellikle Akdeniz’e çıkma çabası, İngiltere’nin, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’da da etki alanları yaratma çabalarıyla çatışınca Akdeniz’in choke points (çıkış kapılarından) biri olan İstanbul ve Çanakkale Boğazları’nın İngiltere gözünde önemini arttırdı. İngiltere artık bundan sonra Osmanlı İmparatorluğu’nun Rusya’nın himayesi altına girmesi için her türlü politikayı izlemiştir. Bu meyanda 1841 Londra’da Avusturya, Fransa, İngiltere, Prusya, Rusya ile Osmanlı İmparatorluğu arasında “Akdeniz ve Karadeniz Boğazlarına İlişkin Londra Sözleşmesi” imzalanmıştır. Bu sözleşmenin en önemli yönü diğer devletlerin imzasına açık olmasıydı. Bu antlaşmaya göre, Osmanlı İmparatorluğu barış zamanında Boğazları her türlü savaş gemisine kapalı tutacaktı. Antlaşmanın bu yargısı, Osmanlı İmparatorluğu tarafından uygulanmasının yanı sıra, uluslararası toplumun da desteği sağlanıyordu. (İnan, 1995:13)
1841 Londra Boğazlar Sözleşmesi Boğazların barış zamanında tüm ulusların ticaret gemilerine açıklık ve tüm devletlerin savaş gemilerine kapalılık rejimini getirmiş ve I. Dünya Savaşı’na kadar Boğazların rejimini belirleyen temel antlaşma olmuştur.
Bu temel antlaşmaya karşin belirlenen statü zaman zaman ihlal edilmiştir. 1844’de Rusya’nin Karadeniz Limanlarindan kalkan savaş gemileri Uzak Dogu limanlarina gitmiştir. 1904 Temmuzunda Rus donanmasina ait Petersburg ve Smolensk adli savaş gemileri Bogazlardan ticaret gemisi kimligi (kisvesi) altinda geçirilince Ingiltere Osmanli Imparatorlugu ve Çarlik Rusyasina birer nota göndererek anilan olayi protesto etmiştir (Özdalga, 1965:22).
Daha sonra Boğazlar sorunu, Fas buhranı ve Trablusgarp Savaşı sırasında yeniden ortaya çıkıyordu. Rusya 1911 yılında savaş gemilerinin Karadeniz’den Akdeniz’e çıkarılması isteminde bulunduysa da Osmanlı İmparatorluğu kabul etmemişti. Ayrıca İtalya Trablusgarp savaşında 18.04.1912’de Çanakkale İstihkamlarını bombardıman etmiştir. Osmanlı İmparatorluğu da Boğazları kapatmıştır. Rusya, İngiltere, Fransa, İtalya’nın istemi üzerine Osmanlı İmparatorluğu’na Boğazların açılması gerektiğini bildirmişlerdir. Osmanlı Devleti zaten antlaşmalara uygun davranıyordu, savaş zamanı Boğazları kapayabilme hakkına sahipti.
I. Dünya Savaşi’na kadar Bogazlarda ihlallere rastlandiysa da Bogazlarin statüsünde bir degişiklik olmamiştir. I. Dünya Savaşi’nin başlamasi ile askeri açidan Bogazlarda çok önemli olan egemenlik sorununu gündeme getirmiştir. Artik Ingiltere de Osmanli Imparatorlugu’nun toprak bütünlügünü desteklemiyor, Bogazlarda ve özellikle Ortadogu topraklarindan pay almak istiyordu.
I. Dünya Savaşi sirasinda Osmanli Imparatorlugu henüz tarafsiz bir konumdayken 9 Agustos 1914 Ingiliz donanmasi önlerinde kaçan iki Alman gemisi (Goeben-Breslau) Çanakkale Bogazi’ndan Musul Torpidobotunun, kilavuzlugunda Marmara Denizi’ne girmişlerdi. Zaten I. Dünya Savaşi’ndan birkaç hafta sonra 2 Agustos 1914’te Osmanli Imparatorlugu ile ittifak devletlerinden Almanya arasinda gizli bir antlaşma imzalanmişti. Osmanli Imparatorlugu’nun Çanakkale Bogazi’ni aşarak gemilerin Marmara’ya geçirmesi antlaşmalara aykiriydi. 1841, 1856 ve 1876 Antlaşmalarinin maddelerine aykiri olup 12. madde gemilerin 24 saatten fazla kalmasına karşıydı. İtilaf devletleri, Osmanlı İmparatorluğu’nu protesto ettiklerinde 12 Ağustos 1914 günü Osmanlılar Goeben ve Breslau’nun İngiltere’nin Osmanlının parasını ödediği halde satışı durdurulan iki gemisinin (Reşadiye ve Sultan Osman) yerine alındığını açıklıyordu. 28/29 Ekim 1914’de alınan gemiler Karadeniz’e geçip Rus donanmasıyla çatışınca Osmanlı İmparatorluğu I. Dünya Savaşı’na fiilen katılıyordu. Osmanlı Devleti’nin savaşa katılmasıyla Boğazlara ilişkin 1841 - 1856 ve 1876 Antlaşmalarının hükümleri yürürlükten kalkıyordu. Bu antlaşmalar barış zamanında geçerliydi. Savaş zamanında Osmanlı Devleti kendi isteği doğrultusunda hareket edebilecekti.
I. Dünya Savaşiyla Bogazlarin askeri ve stratejik önemi fiilen vurgulaniyordu. Itilaf (Anlaşma) devletlerinin en önemli sorunlarindan birini Bogazlardaki egemenlik oluşturuyordu. Goeben ve Breslau’nun Yavuz ve Midilli adlarini alarak Osmanli Devleti’ne katilmalari üzerine Ingiliz donanmasi Bogazlari abluka altina aliyordu.
İtilaf devletlerinden Rusya, İstanbul kenti ve Boğazı, İzmit Körfezi’ne kadar olan Anadolu toprakları ve Marmara Denizi adalar ve Çanakkale Boğazı adaları (İmroz-Bozcaada) ve Çanakkale Boğazı’nda batıdaki stratejik noktaları 4 Mart 1915’de kendi yaşam sahası olarak gördüğünden dem vurarak İtilaf Devletleri’nden istedi. Rusya’nın bu isteği İngiltere ve Fransa tarafından koşulsuz kabul ediliyordu. Yine Rusya’nın istemlerinden endişe duyan İngiltere ve Fransa 18 Mart 1915’de Çanakkale Boğazı’nı geçerek İstanbul’a ulaşmak istiyorlardı. Çanakkale Boğazı, Osmanlılar tarafından büyük bir özenle korununca itilaf devletleri geri çekilmek zorunda kaldılar.
Zaten Boğazların karşı taraf devletlerince zorlanacağını anlayan Türk komutanlığı, 26 Eylül 1914’de Boğazı tüm yabancı savaş gemilerine kapatıyordu (Üçok, 1975:218). Ama I. Dünya Savaşı genelinde Almanya’nın büyük bir yenilgiye uğraması sonunda, Osmanlı İmparatorluğu’nun diğer bölgeleri gibi Boğazlarda işgal edilecekti.
I. Dünya Savaşi sona erdiginde Bogazlarin Uluslararasi statü haline konmasi isteniyordu. Wilson’un 12. noktasi Osmanli Imparatorlugu’nda Türklerin yerleştigi bölgelerin bagimsizliginin saglanmasinin yani sira Bogazlarin sürekli uluslararasi garantiler altinda tüm devletlerin ticaret gemilerine açik tutulmasini içeriyordu (Üçok, 1975:230). Yani Bogazlarin serbest bir geçit oluşturmasi öngörülüyordu. Avam Kamarasi’nin 17.12.1919 tarihli oturumunda Lloyd George Bogazlar sorununa ilişkin şöyle konuşuyordu (Akşin, 1991:85);
“Bu meseleyi çözmek için Amerika’nın ne yapmak istediğini bilmemiz gerekmektedir. Bize diyorlar ki niçin katıksız olarak Türk olmayan toprakları Türklerin elinden alarak barış yapmıyorsunuz? Evet öyle. Fakat İstanbul ile Boğazları ne yapalım? Eğer Boğaz kapıları açık bırakılarak harp ve ticaret gemileri serbestçe geçebilmiş olsalardı harp iki yıl kısalmış olurdu.”
27.02.1920’de yukarıda adı geçen kişi Avam Kamarası’nda “........ Türkler artık Boğazların bekçiliğini edemeyecekler, oradaki tüm istihkamlar yıkılacaktır;” diyordu (Akşin, 1991:86).
Bu arada yenen devletler 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi (Bırakışması)’nı imzalıyorlardı. Anılan Bırakışma’nın 1. maddesine göre, Osmanlı Devleti (İmparatorluğu) Çanakkale ve İstanbul Boğazları’nın açılmasını ve Karadeniz’e geçişin sağlanmasını ayrıca her iki boğazın kıyılarındaki askeri tesislerin İtilaf Devletlerince işgalini kabul ediyordu (Bayur,1973:23) (İnan, 1986:22). 1915 yılında savaş sonucu ele geçirdikleri Boğazlar savaşsız İtilaf Devletleri’nin eline geçiyordu. Anılan Bırakışmayla İtilaf Devletleri’nin işgali altında Boğazlar rejimi belirleniyor ve Boğazlar trafiğe açılıyordu. İtilaf Devletleri Osmanlı İmparatorluğu’na yenilen devletler grubunda en ağır antlaşmayı Sevres Antlaşması’nı imzalatıyorlardı. Sevres’in diğer hükümleri gibi Boğazlara ilişkin hükümleri de hukuksal geçerlilikten ve hakkaniyetten uzaktı. Anılan Antlaşmayla Çanakkale Boğazı, Marmara Denizi ve İstanbul Boğazı’nı kaplayan Boğazlar Bölgesi barış ve savaş zamanlarında tüm devletlerin ticaret ve savaş gemilerine açık olması öngörülüyordu. Bu kurala getirilen tek istisnayı Milletler Cemiyeti’nin barışın korunmasına ilişkin koyacağı zorlama önlemleri oluşturacaktı.
Anılan Antlaşmayla, Boğazlar Komisyonu kuruluyor, Komisyonun kendine özgü bayrağı bütçesi olması ve kolluk kuvvetlerine bağlanması öngörülüyordu. Komisyonun görevi, gemilerin Boğazlardan geçişi, kılavuzluk işleriyle sınırlı kalmayacaktı. Komisyon Amerika Birleşik Devletleri, Japonya, Fransa, İtalya, Rusya devletlerinden delegeler 2 oya sahip olacaklar, Bulgaristan, Türkiye, Romanya ve Yunanistan delegeleriyle 1 oya sahip olacaklardı. Amerika Birleşik Devletleri istediği zaman, Rusya’da ancak Milletler Cemiyeti’ne üye olduğu takdirde Komisyona delege gönderme hakkına sahip olacaktı (Bayur, 1973:147).
Antlaşma’nin 38. maddesiyle Çanakkale Bogazi’nin Avrupa’ya bakan kiyilari Yunanistan’a verildiginden Yunanistan ve Osmanli Devleti Bogazlar üzerindeki denetimi bu komisyona devretmeleri hükme baglaniyordu. Yine Serves antlaşmasi Bogazin silahlandirilmiş bölgelerinde ancak Fransa, Ingiltere ve Italya asker bulundurma hakkini sakli tutuyordu. Istanbul’un durumu 36. madde ile düzenliyordu. Sözü geçen bu madde Istanbul’u koşullu olarak Türkiye’ye birakiyordu.
İstanbul’a müstakil olarak sahip olmak isteyen devletler birden fazlaydı. Bir yanda Rusya savaş içinde İstanbul’un kendilerine söz verildiğini öne sürüyor, öte yanda İngiltere, Karadeniz ve Akdeniz arası ulaşımın sağlanması için Ortadoğu’da stratejik değeri olan bir nokta ele geçirmek istiyordu. Yunanistan’ın da gözü Boğazlar ve özellikle İstanbul’daydı. Fransızlar da bu sırada İngilizlere, Boğazlar bölgesinin yönetiminin verilmesini istemiyor, bu bölgede uluslararası statüye bağlı yeni bir devletin kurulması taraftarı görünüyordu.
Ancak Sevres Antlaşmasi, Bogazlar içinde olmak üzere her hükmüyle bagimsizlik savaşimi veren Ankara Hükümeti’ni baglamiyordu. Bagimsizlik Savaşi’nin başarili sonuçlanmasindan ötürü işgalci donanmalar geldikleri gibi döneceklerdi.
İngiltere, Hindistan yolunun güvenliği için 19. yy. boyunca Boğazları, Çarlık Rusyasına karşı kapalı tutmaya çalışmıştı. Bunu da 1841’de formüle etmişti. Ama I. Dünya Savaşı İngiltere’yi yeni bir çözüm yoluna yöneltiyordu. Türkiye belirttiğimiz üzere Boğaz kapılarını İngiltere’ye kapatarak 2 yıl daha savaşı uzatmıştı. İngiltere önceleri dost Yunanistan’ın yanında, Boğazlar ve civarının da Sultan’ın yönetimine bırakmayı düşünmüşse de Türk Kurtuluş Savaşı, bu hesapları yanlış çıkarmıştır. Yunanistan yenilmiş ve İngiltere’ye bağlı olmayan yeni bir Türkiye ortaya çıkmış ve kendini kabul ettirmiştir. Rusya’da Bolşevikler yönetime egemen olduktan sonra da Lenin Rusya ile İngiltere’nin Boğazlara ilişkin antlaşma yapmasının zor olduğunu ama bunun aşılmaz olmadığını açıklıyordu. Lenin Boğazların barışta ve savaşta tüm devletlerin savaş gemilerine kapalılığını istiyordu. Zaten Rusya genelde global etkisi az olduğu zaman kapalılığı, güçlü olunca da Boğazların açıklığını Akdeniz ve Okyanuslarda etkili olmak için istemiştir. Kuruluş aşamasındaki Bolşevik Rusya Boğazların, İngiltere ve Milletler Cemiyeti etkisi altına girmesini kabul edemezdi. Rusya zayıf kaldığı sürece Boğazların Türk Devleti’nin denetiminde kalmasını istiyordu (Kürkçüoğlu, 1978:264-265).
Sovyetler Birliği’nin ilk dönemlerinde kurtuluş savaşı veren Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Anadolu’daki etkinlikleri büyük bir dikkatle izleniyordu. Buna koşut olarak 23 Nisan 1920’de oluşturulan TBMM’nin dış politikası özellikle Boğazlar sorunu ile yakından ilişkili Sovyet Rusya’yı yakından ilgilendiriyordu. Bu bağlamda Rus yazarı Y. Steklov 1919 sonunda İzvestia gazetesinde Mustafa Kemal’in dış politikasına olumlu bakar ve bunu şöyle ifade eder “Şimdi Türk İhtilali Çanakkale Boğazı’nı Türk emekçi sınıflarının eline, bu yoldan, içlerinde Rusların da bulunduğu dünya proleterlerine vermektedir. Böylece Rus emperyalizminin yüzyıllardır çevirdiği entrikalarla başamadığı şey, olgun bir erik gibi Rus işçi sınıfının avucuna düşüyor” (Tunaya, 1981:48 1 nolu dipnot). Yine de Kurtuluş Savaşı’nda TBMM Hükümeti’nin güvenliği korunmuş olmak koşuluyla Türk Boğazlarından serbest geçişi kabul edeceklerini bildirdikleri gözlenmektedir (Pazarcı, 1986:853-854).
Lozan Konferansı sırasında İngiltere, açıklığı savunmuş, Türkiye’de, İngiltere’ye yakın bir görüş ortaya koyunca İngiltere, Türkiye’yi Rusya’dan uzaklaştırmayı başarmıştır (Kürkçüoğlu, 1978:259).
Bir konferans yapıldı.Konferans sırasında İngiltere; Türkiye ve Rusya ile çatışma halindeydi. Dünyanın en büyük deniz devletlerinden biri olan İngiltere için Boğazlar çok önemliydi. İnönü; Ulusal And’ın Boğazlara ilişkin hükümlerinden söz ederek Boğazlar sorununun, Türkiye dışındaki hiçbir ülke için öneminin olmadığını vurguladı. Zaten İnönü, Müttefiklerin 23 Eylül tarihli notalarında, Boğazları askerden arındırıp, Milletler Cemiyeti denetimine vermek istediklerini biliyordu, buna şiddetle karşı çıktı.
Sovyet Rusya Dışişleri Bakanı Çiçerin, daha ileri giderek Boğazların, Rusya dahil tüm savaş gemilerine kapalı olmasını savunmuştur. Bu öneri Türkiye yanlısıydı.
Boğazlar, Sovyet Rusya’nın savunma sistemi içine yakın doğudaki en hassas noktaydı. Rusya’nın güvenliği Türk Boğazları nedeniyle tehlikeye düşebilirdi ve bu olay zaman zaman yineleniyordu. Kırım Savaşı’ndan başlayarak, Sosyalist yönetimin Rusya’da iş başına gelmesini önlemeye çalışan müttefik girişimleri, Rusların, Boğazlar üzerinde aşırı titiz davranmasına yol açıyordu (Ergil, 1978:106). Tüm bunlara karşın Rusya için Çarlık döneminden beri Boğazların büyük yaşamsal önemi vardı. Akdeniz’e çıkma ve oradan okyanuslara açılma hiçbir Rus yönetimi için geçici bir sistem olarak değerlendirilemez. Ama Rusya’nın coğrafi konumunun bunu gerektirdiği öne sürülmesi, Boğazların, Türk egemenliğinde oluşunu zedeler niteliktedir (Bilsel, 1948:18-19). Zaten İngiltere’nin, Hindistan yolu güvenliğinin Akdeniz’den geçmesi ve bunu başlıca tehdit edebilecek gücün, Rusya olması dolayısıyla Lozan’da bir çatışma içine girmişlerdir. İngiltere, Boğazlardan Türklerin uzaklaşmasına Rusya tehlikesi açısından karşıydı (Akşin, 1991:281).
Lozan Konferansı’nın I. Bölümü üzerinde kabul ettiği nokta: Boğazların tüm ticaret gemilerine barış ve savaşta açıklığıydı. Savaş gemilerine açıklık tanınıp tanınmamasında ise sorunlar çıkmıştır. Lozan’da esasen, deniz egemenlik görüşünü savunan İngiltere ile kara egemenlik görüşünü savunan Rusya çarpışıyorlardı. Sovyet Rusya’nın isteği doğrultusunda Boğazlar kapatılırsa, Karadeniz’de, sınırsız bir Rus egemenliği olacaktı, bu durum Müttefiklerin ve Türkiye’nin işine gelmezdi. A.F. Miller adlı Rus tarihçi; “Karadeniz, hiçbir zaman açık bir deniz sayılmamıştır, ..... buradan, Boğazlar dışında çıkış yoktur. Burası ne de olsa, Cebelitarık’tan girilip - Süveyş’ten çıkılan Akdeniz değildir,” (Miller, 1977:276) demekle, Karadeniz’e özel bir statü tanımaktadır.
Almanya’nın eski büyükelçisi ve Dışişleri Bakanlarından Von Kuhlman, 22 Mayıs 1935 yılında Frankfurter Zeitung gazetesinde “1923 Antlaşması’nın Boğazlar sorununu, çözmüş olduğuna inanmak kadar safdillik olmaz. Hiçbir Rus Hükümeti bu işe alakasızlık gösteremez, zira Boğazlar Rusya için hayati bir iştir,” (Akşin, 1991:88) biçiminde yorumda bulunmaktadır. Zayıf ve güçsüz durumdaki Sovyet Rusya, Boğazlara sahip olamayınca, Boğazların kapalılığını ve Boğazlar sorununun Karadeniz’de kıyısı olan devletler tarafından çözümlenmesi ve bir Karadeniz Federasyonu kurulması tezini savunuyordu (Avcıoğlu, 1976:75). Bu olmayınca Lozan’da Boğazlara, Türklerin sahip olmasına ve Boğazları kapatmalarına karşı çıkmamıştır. 1945 yılında ABD ile birlikte süper güç olma eşiğindeyken Türkiye’den Boğazların birlikte savunulmasını önererek üs istemiştir.
Lozan Konferansı’nın 23 Nisan 1923’te başlayan II. bölümünde, Boğazlar rejimi tartışılmıyordu bu yüzden Sovyet Rusya yoktu. Türkiye, II. bölümde kendine verilen bazı ödünlerin etkisiyle İngiliz görüşünün yumuşatılmış biçimini benimsiyordu (İnan, 1986:29). Türkiye daha önce açıklandığı gibi, tarihsel olarak Karadeniz’deki Rus egemenliğinden güvenlik kaygısı duyuyordu. 24 Temmuz 1923 günü imzalanan Lozan Boğazlar Sözleşmesi hükümlerine göre “Boğazlar” terimi Çanakkale, İstanbul Boğazı ve Marmara Denizi’ni içermektedir. I. Madde; Boğazlardan, denizden ve havadan, gerek barış, gerek savaş zamanında geçecek, ticaret gemilerinin, sivil uçakların savaş gemilerini, savaş uçaklarının ulaşımını serbest bırakıyordu. Bu sözleşme tonaj açısından bazı sınırlamalar getirmesine karşın, barış zamanında ve Türkiye’nin tarafsız kaldığı tüm savaşlarda geçiş özgürlüğü tanımaktaydı. Anılan sözleşmelerle Boğazlar Milletler Cemiyeti koruması altına alınmış ve Boğazlara ilişkin düzenlemeler bir uluslararası komisyona bırakılmıştır (Ülman, 1968:263).
Lozan Boğazlar sözleşmesi Türkiye’nin gereksinimlerine uygun değildi. Türkiye, Boğazlar üzerinde tam egemenlik ve yetki istiyordu. 1936’dan sonra Revizyonist devletler İtalya ve Almanya ile Batı demokrasileri arasındaki ilişkiler giderek kötüleşmekteydi. Değişen koşullar karşısında Türkiye, Lozan Antlaşmasıyla Boğazların, Uluslararası bir denetime tabi tutulduğunu ve bazı kayıt ve koşullar altında savaş gemilerinin Boğazlara girmesine izin veriliyordu. Boğazın her iki tarafında askerden ve silahtan arındırılmış bölgeler kurulmuş ve Türkiye’nin bu bölge içinde top mevzileri yapması yasaklanmıştı. Ama yinede bu bölge savaş zamanında istisnai olarak kullanılabilirdi. Savaş sırasında yığınak yapmak oldukça zor olacak ve kısa zamanda gerçekleştirilemeyecekti. Türkiye, silahlanmadan yana değildi ama gelişen koşullar bunu gerektirecekti.
Türkiye, Milletler Cemiyeti’nin silahsızlanma için yapılan çeşitli toplantılarına katılmış ve oralarda girişimlerde bulunmuşsa da bir sonuç alınamamıştır. Silahsızlanmayı sağlayamayan bir uluslar topluluğu, o günkü koşullar altında barışı koruyacak bir işlev yüklenmesi olası görülmemekteydi. Bu koşullar altında Boğazlar bölgesinin askerden ve silahtan arındırılması Türkiye’yi güvenlik endişesine düşürüyordu. Türkiye revizyonist devletler gibi işi olup bittiye getirmek istemiyordu, haklılığını uluslararası platformlarda kabul ettirmeye çalışıyordu. İşte bu meyanda, 23 Mayıs 1933’de Londrada’ki toplantıda Boğazların silahsızlandırılmasına ilişkin hükümlerin resmen iptalini istiyordu. Ayrıca toplantıda Sovyetler Birliği de Türkiye’nin yanında yer alıyordu. Anılan devlet Boğazların, Türkiye’nin elinde olması halinde güvenliğinin daha iyi sağlanacağına inanıyordu. Ancak Türkiye’nin istemi kabul edilmiyordu.
Türkiye’nin, Boğazların rejiminde değişiklik yapmak istemi, Boğazların kapalılığına doğru bir eğilim sayıldığı için başlangıçta İngiltere üzerinde iyi bir etki yaratmamıştır (Armaoğlu, 1983:343). İngiltere bunu Rusya’yı destekleyen bir hareket gibi görüyor, Türkiye’yi Rusya’nın bekçisi olarak yorumluyorlardı (Akşin, 1991:285). İngiltere dışındaki diğer batı ülkelerde, Boğazlar statüsünün değiştirilmesine ilişkin öneri tereddütle karşılandı. Yunanistan’da Boğazlar Statüsünün değiştirilmesi taraftarıydı. Esasen Türkiye, Yunanistan ile ilgili sorunlarını çözmüş iyi bir diplomasi ile kendi tarafına çekmişti. 25 Nisan 1934’de Atina’da yayınlanan Proia gazetesi Yunanistan ile Türkiye’yi bağlayan sıkı ilişkiler ve müstakil sınır güvenliği dolayısıyla Bulgaristan’ın yeniden silahlanması kadar Boğazlar ve Trakya’nın yeniden tahkiminin Türkiye kadar Yunanistan’ı da ilgilendirdiğinden söz ediyordu (25 Nisan 1934 Proia - 11 Temmuz 1935 Anadolu Ajansı Bülteni’nden aktaran Akşin, 1991:287).Özellikle Batılı Devletler, Boğazlar bölgesinin tahkimine, Ren bölgesinin statüsünü etkileyebileceğinden çekiniyorlardı.
Bu sırada Almanya’da, Versay Antlaşması hükümlerinden duyulan huzursuzluk had safhaya çıkmıştı. Almanya, kendini saran bu zincirlerden kurtarmak için 1934 yılı başlarından itibaren silahlanmaya başladı ve yasak olduğu halde zorunlu askerlik sistemini kabul etti.
Milletler Cemiyeti’nin Almanya’nın bu girişimi nedeniyle 17 Nisan 1935’de yapılan olağanüstü toplantıda Türk Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nin silahsızlandırılmaya ilişkin maddelerinin iptalini (yok sayılmasını) istedi. Aras, değişen dünya koşullarında Türkiye’nin Boğazları silahsızlandırması ve güvenliğine yakın ilgisi vurgulandı. Bu bölge silahtan arındırılınca Türkiye’nin Batı savunmasında büyük bir gedik açılıyordu, bu nedenle Lozan Boğazlar sözleşmesinin Türkiye’nin güvenliğini tehdit eden hükümleri kaldırmasının gerektiğini savunuyordu. ( İnan, 1995: 43. 64 nolu dipnot.) Türkiye aynı sorunu Eylül 1935’de yapılan Milletler Cemiyeti Güvenlik Konseyi toplantısında yinelediyse de, sonuç alınamadı. Yine de Türkiye bu yıllara kadar sürdürdüğü çeşitli diplomatik etkinlikler dolayısıyla kendi istediği doğrultusunda genel bir hava yaratıyordu. Aynı toplantıda Rus delegesi Türk görüşünden yana tavır alıyordu. Yunanistan delegesi de Türkiye’nin görüşünün makul olduğunu vurguluyordu. Batılı devletler aynı biçimde Almanya’nın silahlanmasını sürdürüp her şeyi olupbittiye getirmesinden çekiniyorlardı.
Sonunda Almanya’nın askerden arındırılmış Ren bölgesini işgal etmesi, Ankara’da, büyük tepki alıyordu. Atatürk, her ne kadar Serves ve Versay Antlaşmaları’nın ağır koşullar taşıdığı belirtilmişse de Almanya’nın Uluslararası hukuka ilişkin Antlaşmaları ihlal etmesi Fransa ve Küçük İtilaf’ın dostu olan Türkiye’nin Boğazlar bölgesini tek başına olup bittiye getirerek Almanya’nın yanında yer almayacağı özetle belirtilmiştir (Akşin, 1991:288).
Bu arada Milletler Cemiyeti’nin de, bir süredir olagelen olaylara bir yaptırım getirmeyeceği de belli olmuştu. Japonya’nın Mançurya’yı işgali karşısında hiçbir yaptırım uygulanmıyordu. Aynı biçimde Almanya’nın Ren bölgesini silahlandırılmasına da karşı hiçbir önlem alamamıştı. 1935 yılında da İtalya Habeşistan’ı işgal ediyordu. Milletler Cemiyeti çeşitli zorlama önlemleri aldıysa da ülkeler arası birlik sağlanamamıştı. Zaten İtalya, 1934 yılında Mussollini’nin yaptığı bir konuşmada İtalya’nın tarihi emellerinin Ön Asya ve Afrika’da olduğunu açıklıyordu (Gönlübol vd., 1987:111). Bu konuşma Türk yöneticileri de bir endişe krizine sokuyordu. Daha sonra burada Türkiye’nin kastedilmediği bizzat İtalyan Dışişleri Bakanı Ciano tarafından Roma Büyükelçiliğimize bildirdiyse de, Türk görevlilerinin endişesi, giderilememiştir. 1936 yılında Türk sahillerine yakın Oniki Ada’yı özellikle Leros adasını tahkim etmesi, Türkiye’nin güvenlik endişesinin haklılığını ortaya çıkarıyordu. İtalya’nın bu hareketleri özellikle Doğu Akdeniz’deki etki alanlarına dokunulacağından çekinen deniz gücü İngiltere’yi tehdit ediyordu. İtalya’nın, yukarıda söz edildiği üzere 3 Ekim 1935’de Habeşistan’a saldırması da olaya tuz biber ekiyordu. Artık İngiltere’de, Türkiye’nin Lozan Boğazlar sözleşmesinin askerden arındırılması hükümlerinin değiştirilmesinin gerekliliğine inanıyordu. Akdeniz’deki gerginlik ve anlamsızlık sırasında Türkiye’nin İngiltere’nin yanında, bir politika izlemesinin çıkarlarına koşut olacağı kanısındaydılar.
Türkiye sonunda büyük küçük birçok devleti yanına alarak Boğazlar statüsünün değiştirilmesi gereğine inandırmıştır. Bu yıllarda Avrupa’nın durumu gerek asker gerek siyasal açıdan değişiyordu. 1923 yıllarından başlayarak silahsızlanmaya doğru bir eğilim gözlenirken 1930 yıllarından sonra silahlanma yarışı hızlanıyordu.
Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nin Türkiye’ye sağladığı güvence artık işlemez bir hale geliyordu. Anılan güvence işlemeyince Boğazlar, sürekli tehdit altında kalıyordu. Sözleşme dengeleri Avrupa barışı aleyhine bozulmuştu, bu yüzden Türkiye Boğazlara tam egemen olmalıydı. Ayrıca Lozan Boğazlar sözleşmesi, yalnızca savaş ve barış durumuna ilişkin düzenlemeler öngörüyordu. Oysa ki çok yakın savaş tehlikesi altındaki Türkiye’yi koruyacak hükümler yer almıyordu. Türkiye’ye kendini savunma hakkı verilmeliydi. Türkiye 1923’den 1936’lara barışcı bir politika izlemişti, uluslararası anlaşmalara sadık kalmıştı. Yine değişen dünya koşulları, bu antlaşmanın yeniden gözden geçirilmesini gerektiriyordu. Ayrıca Türkiye bu statünün kendisine uluslararası bir sözleşmeyle verildiğini bildiğinden değiştirirken de uluslararası bir konferans toplanmasını istemiş ve bunu başarmıştır. Türkiye değişen koşullar altında artık Boğazlar gibi stratejik bir konuma sahip noktasını güvence altına almalı ve rahatlamalıydı.
Türkiye daha önce belirttiği üzere bu istemi sağlamış, büyük küçük tüm devletleri İtalya dışında Uluslararası Konferans toplanması için ikna etmişti. 10-11 Nisan 1936’da Türkiye Milletler Cemiyeti Genel Sekreterliğine gönderdiği notalarda Boğazlar rejiminin değiştirilmesine ilişkin şunları öne sürüyordu:
“Türkiye geçiş serbestisi ve askersizleştirmeyi öngören Bogazlar konvansiyonunu 1923’de Lozan’da imzalamaya riza gösterirken, Avrupa’da genel durum siyasal ve askeri açidan farkliydi, Türkiye o zamanlar yabanci kuvvetlerin işgali altinda bulunan Bogazlarin askersizleştirilmesi talebini kabul ederken, askersizleştirmenin askeri açidan Türkiye için hakli görülemez bir tehlike yaratmamasi, kendisine verilen asgari garantilerin degerini iyice tartişmiştir.”
“Boğazlar rejimini düzenleyen hükümlere ayrılmaz biçimde bağlı güvenlik garantisi öngören 18. maddeye imzacı devletler o kadar önem vermemişlerdir ki, söz konusu garantinin askersizleştirme ve geçiş serbestisine ilişkin hükümlerin bütünleyici bir parçası olduğunu resmen teyit etmişlerdir.” .... Türkiye Cumhuriyeti “Boğazlar rejiminin Türk Ülkesinin dokunulmazlığı için kaçınılmaz olan güvenlik koşulları çerçevesinde ve Akdeniz-Karadeniz arasında ticari ulaştırmanın sürekli gelişmesi konusunda en liberal bir anlayışla düzenlemeyi amaçlayan bir anlaşma akdine hazır olduğunu açıklar.” (S. Toluner, 1982:18. 47 nolu dipnot.)
Yukarıda Türk Hükümeti’nin verdiği nota üzerine 14 Haziran 1936 tarihli Pravda’da şöyle bir yazı çıkıyordu;
“Avrupa’da saldırgan emperyalist devletlerin izlediği siyaset, özellikle, Alman faşizminin siyaseti sonunda doğan savaş tehlikesi, toprak bütünlüğünün zedelenmezliği konusunda duyarlı olan Türkiye Hükümeti’nin Lozan Antlaşmasını yeniden gözden geçirmesini istemesine yol açmıştır. Türk Hükümeti, Lozan Antlaşması’nda öngörülen güvencelerin artık geçerliliğini yitirdiğinin farkındadır ve gerçekten de, dört garantör devletten biri olan Japonya, Milletler Cemiyetinden ayrılmıştır ve yıllardır Çin’e karşı savaşmakta olup, Çin topraklarının her yeni bir bölümünü işgal etmektedir. Diğer bir garantör devlet, İtalya’da, Doğu Afrika’da savaş sürdürüyor. İngiltere ile Fransa arasında ise ortak bir görüş ve birliğin varlığından söz etmek mümkün değildir. Avrupa’nın belli başlı emperyalist devletleri, Boğazları -bu önemli stratejik bölgeyi- kendi savaş gemilerini Türk kıyılarına ve Karadeniz’e engelsizce gönderebilecekleri bir durumda tutma çabası içindeydiler. Eğer bugün Karadeniz’de sürekli bir barış varsa, bu birinci olarak Sovyetler Birliği’nin izlediği barış siyasetinin, ikinci olarak da Türkiye ile Sovyetler Birliği arasındaki dostça ilişkilerin bir sonucudur. Buna karşılık, Boğazlara komşu olan Akdeniz’de, son yıllarda, özellikle İtalyan-Habeş savaşı ve İngiltere ile İtalya arasındaki zıtlıkların keskinleşmesi sonucunda gergin bir durum yaratılmıştır.
Boğazlar bölgesinin Türkiye tarafından tahkim edilmesinin sadece savunma anlamı taşıdığı çok açıktır. Türkiye Hükümeti, ilk günden beri, barışcı bir siyaset izledi. Türkiye, genel güvenliğin güçlendirmesine, saldırı ve saldırganlara karşı kollektif güvencelerin yaratılmasına yönelen tüm kararlara en başta katılmıştır ve katılmaktadır. Lozan Antlaşması’nın yeniden gözden geçirilmesi sorununu ortaya atmakla Türkiye, kimseyi tehdit etmiyor. O, sadece, kendi güvenliğinden emin olmak istemektedir ve Boğazların tahkimatı sorununu, hiç kimseye karşı yönelmeyen, zorunlu bir savunma tedbiri olarak görmektedir. Buna ek olarak, Türk Hükümeti’nin Lozan Antlaşması’nın yeniden gözden geçirilmesini, uluslararası alanda ortaya çıkan çeşitli sorunların barış yoluyla çözümüne tamamen uygun bir şekilde ele alındığını da belirtmeliyiz.
Nitekim Boğazlar bölgesinin bölünmezliği sorunu kendisi için bir önem taşıyan Türkiye’nin faşist Almanya örneğine uyup, diğer imza sahibi devletleri bir oldubittiyle karşı karşıya bırakma yolunu seçmemesi de, Türk Hükümeti’nin niyetinin barışcı ve savunma niteliğinde olduğunu göstermektedir. Türkiye, üstlenilen yükümlülüklerin tek taraflı olarak çiğnenemeyeceği ilkesinden hareket ediyor ve Boğazların rejimi sorununu meşru yoldan çözmeye çalışıyor. Bu söylenenlerin ışığında Sovyetler Birliği’nin Türk Hükümeti’nin önerisi karşısında aldığı tavır açıklanmaktadır. Başlangıçtan beri Türkiye Hükümeti ile dostça ilişkiler içinde olan ülkemiz, Boğazlar bölgesinin Türkiye’nin egemenliği altındaki toprakların ayrılmaz bir parçası olduğu şeklindeki reddedilmez gerçeğe uygun hareket etmiştir. Sovyetler Birliği’nin Boğazlar sorunundaki bu tavrı, değişmemiştir. Bu tavır, ülkemizin izlediği barış siyasetine, bütün halklarıyla mutlak eşitlik temelinde dostluk siyasetine tamamen uygundur. Sovyetler Birliği, Lozan Antlaşması’na katılmakla birlikte onu henüz parlamentosunda onaylamamıştır. Türkiye Hükümeti’nin önerisi barışın sağlamlaştırılmasına ve Türkiye Hükümeti’nin sınırlarının güvence altına alınmasına, dolayısıyla Karadeniz ve Akdeniz de barışın sağlanmasına hizmet etmektedir.”
Türkiye’nin oldu bitti yaratmadan antlaşmalara saygi göstermesi tüm yabanci basin ve politika çevrelerinde uygun bir ortam dogmasina zemin hazirlamiştir.Yukarida belirtildigi üzere de Türkiye ile Sovyet Rusya’nin çikarlarinin da birbirine çakişmaktaydi. Montreux Bogazlar Konferansi 22 Haziran 1936’dan 20 Temmuz 1936’ya kadar sürdü. 20 Temmuz 1936’da imzalanan Montreux Bogazlar Konvansiyonu 29 maddeden oluşmakta olup, 4 eki ve bir protokolü vardir.Montreux Boğazlar Sözleşmesinin imzalanmasıyla Lozan Boğazlar Sözleşmesi ancak 13 yıl süreyle uygulanma imkanı bulmuş oluyordu.
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 08-05-09, 01:26   #2
£mRé_

Varsayılan C: İstanbul & Çanakkale Boğazlarının Tarihi ve Önemi


Paylaşım için teşekkürler.. elinine saglik
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 08-05-09, 01:32   #3
£mRé_

Varsayılan C: İstanbul & Çanakkale Boğazlarının Tarihi ve Önemi


Paylaşım için teşekkürler.. elinine saglik
  Alıntı Yaparak Cevapla
Cevapla

Bu konunun kısa yolunu aşağıdaki sitelere ekleyebilirsiniz

Konu Araçları

Gönderme Kuralları
Yeni konu açamazsınız
Cevap yazamazsınız
Dosya gönderemezsiniz
Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz

BB code is Açık
Smiley Açık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı



5651 sayılı yasaya göre forumumuzdaki mesajlardan doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. Şikayet Mailimiz. İçerik, Yer Sağlayıcı Bilgilerimiz. Reklam Mailimiz. Gizlilik Politikası


Reklamı Kapat

Reklamı Kapat