Son Dakika Haberlerini Takip Edebileceğiniz FrmTR Haber Yayında. * FrmTR Sohbet Kontrol Panelinizde.
Forum TR
Go Back   Forum TR > >
FrmTR'ye Reklam Vermek İçin: [email protected]
Cevapla
 
Konu Araçları
Eski 06-08-09, 22:30   #1
Νєŝl¡нaη ~

40 Atatürk Ve Birinci Dünya Savaşı Yılları




28 Temmuz 1914'te Avusturya'nın Sırbistan'a
savaş ilan etmesiyle başlayan i. Dünya Savaşı kısa sürede bütün Avrupa'yı sardı {bak. BİRİNCİ DÜNYASavaşi). İttihat ve Terakki yönetimi bundan hemen altı gün sonra, 2 Ağustos 1914'te Almanya ile bir dostluk ve işbirliği antlaşması imzalayarak Osmanlı İmparatorluğu'nu savaşa katmanın önkoşullarını hazırladı. Sonunda 29 Ekim 1914'te Osmanlılar,_Almanya ve Avusturya'nın yanında savaşa girdi.
Osmanlı İmparatorluğu'nun savaşa katılmasını ve ordunun Alman subayların denetimine girmesini onaylamamasına karşın Mustafa Kemal askeri bir görev almak üzere yurda döndü. Şubat 1915'te, Tekirdağ'da kurulmakta olan 19. Tümen Komutanlığı'na atandı. Kısa zamanda 19. Tümen'in eksiklerini tamamlayarak görev yeri olan Gelibolu Yarımadası'ndaki Maydos'a geldi. Anburnu, Anafartalar ve Ece limanını kapsayan bölgenin komutanlığını üstlendi.
Çanakkale Boğazı'nı ele geçirmek isteyen İngiliz ve Fransızlar 25 Nisan 1915'te Gelibolu Yarımadası'nın Seddülbahir ve Anburnu bölgelerine asker çıkardılar. Düşman askerlerinin ilerleyişi Mustafa Kemal'in çabalarıyla durdurularak kıyıya kadar geri püskürtüldü. Mustafa Kemal 1 Haziran'da albaylığa (miralay) yükseltilerek Arıburnu Cephe Komuta lığı görevine getirildi. Ağustosta Anafartalar Cephe Grubu Komutanlığı'na atanarak güçlü İngiliz ve Fransız donanmasının Çanakkale Boğazı'ndan geçmesine izin vermedi {bak. Çanakkale Savaşlari).


1917'nin sonlarında Alman İmparatoru II. Wilhelm'i ziyaret için Almanya'ya giden Veliaht Vahideddin'in yaveri olarak geziye katıldı. Yol boyunca düşüncelerini geleceğin padişahına aktardı. Yurda dönerken rahatsızlanarak tedavi için bir süre Viyana ve Karlsbad'a gitti. Bu sırada Padişah Sultan Reşad ölmüş, tahta VI. Mehmed Vahideddin çıkmıştı. Vahideddin, tahta çıkmasından birkaç gün sonra
Çanakkale Savaşları Mustafa Kemal'in yaşamında bir dönüm noktası oldu. Ülke içinde ve dışında komutanlık yeteneğini kanıtlayarak büyük bir üne kavuşan Mustafa Kemal, Ocak 1916'da Edirne'deki 16. Kolordu Komutanlığı'na getirildi. Şubat ayında kolordusu ile doğuya gönderildi ve 1 Nisan'da tuğgeneralliğe (mirlivalığa) yükseltildi. Mustafa Kemal bu görevi sırasında Ruslar'ın ilerleyişini durdurarak Muş ve Bitlis'i geri aldı. 1916 sonlarında 2. Ordu komutan vekilliğine atandı. Bu ordunun kurmay başkanı olan Albay İsmet Bey (İnönü) ile ilk kez burada tanışarak arkadaş oldular.
Bu sırada İttihat ve Terakki yöneticileri yeni düşler peşindeydiler. Hicaz Kuvvei Seferiyesi adında bir ordu kurarak komutanlığını Mustafa Kemal'e vermek istiyorlardı. Amaçları kutsal yerleri kurtarmaktı. Mustafa Kemal Şam'a giderek durumu inceledikten sonra bu görevi kabul etmedi. Bunun üzerine ordu Mustafa Kemal'i İstanbul'a çağırttı. Bu durumdan yararlanan Mustafa Kemal padişah ile birkaç kez görüştüyse de etkili olamadı. Çünkü Vahideddin kısa sürede Enver ve Talat paşaların etkisine girmişti. Sonunda Mustafa Kemal ikinci kez, Filistin'de bulunan ve Liman von Sanders komutasındaki Yıldırım Orduları Grubu 'na bağlı 7. Ordu nun kurulmasından cayıldı; Mustafa Kemal yeniden doğu cephesine dönerek 2. Ordu'nun komutanlığına geçti.


Bağdat ve Irak'ın geri alınması amacıyla Alman General Falkenhayn komutasında Yıldırım Orduları Grubu kurulmuştu. Temmuz 1917'de Mustafa Kemal Yıldırım Orduları Grubu'na bağlı 7. Ordu Komutanlığı'na atandı. Ama bu görevinde, emrindeki Alman subayları kollayan, yöredeki aşiretlerle kurduğu ilişkilerde Alman çıkarlarını gözeten Falkenhayn ile anlaşamadı. Mustafa Kemal 3. Kolordu Komutanı İsmet Bey'in de görüşlerini alarak durumu bir raporla başkomutanlığa ve Sadrazam Talat Paşa'ya bildirdi. Raporu benimsenmeyince, görevini bırakarak İstanbul'a geldi.
Komutanlığını kabul ederek Suriye'ye gitti.



Hazırlıklarını tamamlayan İngilizler 1819 Eylül 1918'de üstün kuvvetleriyle bu cephede saldırıya geçtiler. Mustafa Kemal'in emrindeki 7. Ordu ilk saldırılan durdurarak geri çekildi ve Halep'in kuzeyinde mevzilendi. 2526 Ekim günlerinde saldırıya geçen İngiliz ve Arap kuvvetlerini durdurarak yenilgiye uğrattı. Ancak savaş bütünüyle yitirilmiş, 30 Ekim 1918'de Mondros Mütarekesi imzalanarak Osmanlı İmparatorluğu savaştan çekilmişti. Aynı tarihte Mustafa Kemal, Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığı'na atandı. Bu yeni görevi sırasında mütarekenin yoruma açık maddelerine açıklık getirilmesi için İstanbul'a sürekli telgraf çekmekteydi. Çünkü İngilizler bu maddelerden yararlanarak İskenderun'u işgale hazırlanıyorlardı. Mustafa Kemal bu işgale direneceğini, eğer İstanbul'daki hükümet tersini düşünüyorsa kendisini görevden almasını bildirdi. Bu arada olası işgale ve saldırılara karşı Antep ve Maraş yöresinde halka silah dağıttı. Kasım 1918'de Yıldırım Orduları Grubu kaldırılınca İstanbul'a döndü.


İşgal İstanbul'unda



13 Kasım 1918 günü Haydarpaşa'da trenden inen Mustafa Kemal düşman gemilerinin zafer bayraklarını çekerek İstanbul'a girişiyle karşılaştı. Bu görüntü karşısında son derece sinirlenen Mustafa Kemal yanındaki üzgün yaverine, "geldikleri gibi giderler" diyordu.
Mustafa Kemal o günlerde işbaşında bulunan ya da siyasal yaşamda etkin bir yeri olan herkesle ilişki kurmaya çalışıyordu. Görüşmelerinde onları tanımaya çalışıyor, güvenilip güvenilmeyeceğim anlamak istiyordu. Padişahla konuşmalarında da yeni bir hükümet kurularak kendisinin harbiye nazın olmasını önerdiyse de bir sonuç elde edemedi. Qte yandan Damat Ferid Paşa sadrazamlığa geti
rilmiş ve eski İttihatçı önderler tutuklanmaya başlamıştı.


Mustafa Kemal'in İstanbul'daki en verimli görüşmeleri eski silah arkadaşlarıyla oldu. Bunlar ilerde Kurtuluş Savaşı'nın da öncü kadrolarını oluşturacaktı. Şişli'de tuttuğu ev Kurtuluş Savaşı hazırlıklarının yapıldığı bir merkez olmuştu. Buradaki toplantılarda Kâzım (Karabekir), İsmet (İnönü), Refet (Bele), Ali Fuat (Cebesoy), Rauf (Orbay) ve Fethi (Okyar) beylerle birlikte soruna çözümler aramaktaydı. Özellikle Kâzım Bey, Anadolu'ya geçerek mücadeleyi oradan yürütmeyi savunuyordu. Mustafa Kemal de bu düşünceyi benimsemeye başlamıştı. Yurdu İstanbul'dan kurtarma olanağının kalmadığı ortaya çıkmıştı. Ama Mustafa Kemal Anadolu'ya geçişinin belli bir yetki ve görevle olmasını istiyordu. Bu olanağı sağlayacak iyi bir fırsat çok geçmeden ortaya çıktı. Samsun ve çevresindeki Rumlar bağımsız bir Rum Pontos Devleti kurma girişimi içindeydiler. Bu durum Türkler'i rahatsız ediyor ve çatışmalann çıkmasına neden oluyordu. İşgalci devletlerin Rumlar'ın yanını tutarak müdahale tehditlerine karşı Damat Ferid hükümeti bölgeye Mustafa Kemal Paşa'yı 9. Ordu müfettişi olarak atadı. Böylece Mustafa Kemal çok geniş bir bölgeyi denetleme, buradaki vali ve komutanlara emir verme yetkisiyle donatıldı. İstanbul' da padişah, sadrazam ve arkadaşlanyla son görüşmelerini yaparak İzmir'in işgalinden bir gün sonra, 16 Mayıs 1919'da Bandırma vapuruyla Samsun'a hareket etti. Mustafa Kemal' in 19 Mayıs günü Samsun'a ulaşmasıyla Türkiye'nin yaşamında 1923 yılma kadar sürecek yeni bir mücadele dönemi başlıyordu.


Bağımsızlığa Açılan Yol


I. Dünya Savaşı'ndan yenik çıkan Osmanlı İmparatorluğu'nun imzaladığı Mondros Mütarekesi çok ağır koşullar içeriyordu. Mütarekeyi izleyen günlerde imparatorluk içinde büyük bir kaynaşma baş göstermişti. İtilaf Devletler'i mütareke koşullarını çiğnemekte, Anadolu paylaşılıp işgal edilmekteydi. Öte yandan, mütarekenin ilanını izleyen günlerde yurdun dört bir yanında Müdafaai Hukuk örgütleri oluşturulmaya başlanmıştı. Özellikle düşman işgalinin beklendiği yörelerde bu konuda gözle görülür bir canlılık vardı. Bu ör, gütler silahlı bir mücadeleyi örgütlemekten çok, dünya kamuoyunu aydınlatmak ve etkilemek, böylece ülke bütünlüğünü korumak amacına yönelmişlerdi. Direnme düşüncesi İzmir'in Yunanlılar tarafından işgalinden sonra güç kazanmaya başladı. İzmir yöresinde Yunan ordusunun ilerleyişine karşı direnenlere "Kuvayı Milliye" (Ulusal Kuvvetler) dendi. Bu ad giderek ulusal kurtuluş mücadelesi veren tüm hareketleri kapsadı.


Mustafa Kemal böylesi güç günlerin yaşandığı bir dönemde Samsun'a çıktı. Tek çözümün ulus egemenliğine dayalı bağımsız bir Türk devleti kurmak olduğunu düşünüyordu. "Ya istiklâl ya ölüm" sloganıyla özetlediği bu görüşünü uygulamaya geçirmek için hemen çalışmalara başladı. Samsun'a çıktığı günden başlayarak Anadolu'daki askersivil üst düzey görevlilerle bir iletişim ağı oluşturdu. Anadolu'daki ulusalcı kuruluşlara gizli bir bildirge göndererek işgallere karşı mitingler düzenlenmesini, düşman saldırısına karşı yoğun bir çete savaşına başlanmasını istedi. 2122 Haziran'da Amasya'da yayımladığı bildirgede (Amasya Tamimi), İstanbul'daki hükümetin görevini yerine getiremediğini, ulusal bütünlük ve geleceğin tehlikede olduğunu duyuruyordu. Ulusun bağımsızlığını gene ulusun kesin kararı ve direnişinin kurtaracağını, ulusun sesini dünyaya duyurabilmek için her türlü etki ve denetimden kurtulmuş ulusal bir kurul oluşturmanın zorunlu olduğunu vurguluyordu. Bunun için Anadolu'nun en güvenli yeri olan Sivas'ta bir kongre toplanmasını önermekteydi.




Amasya Tamimi'yle Mustafa Kemal Mondros Mütarekesi'nin hükümlerine uyulmaması çağrısında bulunuyor ve İstanbul hükümetine açıkça karşı çıkıyordu. Harbiye nazırının İstanbul'a dönmesini istemesi üzerine 8 Temmuz'da askerlikten ayrıldı. Ertesi gün Erzurum Müdafaai Hukuk Cemiyeti'nin başkanlığına seçildi. 23 Temmuz'da topladığı Erzurum Kongresi'nde ulusal sınırlar içindeki yurt topraklarının birbirinden ayrılmaz bir bütün olduğu, yurdun yabancı işgaline karşı savunulacağı, bu görevi yerine getirmek için İstanbul hükümeti yetersiz kaldığında geçici bir hükümet kurulacağı karara bağlandı. Dokuz kişilik bir temsilciler kurulu (Heyeti Temsiliye) seçildi. 411 Eylül tarihleri arasında toplanan Sivas Kongresi'nde ise Erzurum Kongresi'nin kararlan bütünüyle benimsendi. Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti kurularak Heyeti Temsiliye'ye bütün ülkeyi temsil yetkisi verildi. Misakı Milli'nin (Ulusal And) ana çizgileri belirlenerek 30 Ekim 1919 sınırlarından bir gerilemenin söz konusu olamayacağı vurgulandı.



İstanbul hükümeti Erzurum ve Sivas kongrelerini engellemeye çalıştıysa da başarılı olamadı. 18 Ekim'de bu hükümetin temsilcisi ile Mustafa Kemal arasında Amasya'da yapılan görüşmede, İstanbul'da yeni bir meclisin toplanması için serbest seçimlerin yapılmasına karar verildi. Mustafa Kemal de 7 Kasım 1919'da Erzurum milletvekilliğine seçildi. O arada Heyeti Temsiliye'nin merkezinin Ankara olması kararlaştırıldığı için Mustafa Kemal 27 Aralık 1919'da Ankara'ya gitti.




Yeni seçilen Osmanlı Mebusan Meclisi 12 Ocak 1920'de İstanbul'da toplanarak çalışmalarına başladı. 28 Ocak 1920'de meclis yurdun kurtuluşu için nasıl davranılacağım bildiren bir karar aldı. Mustafa Kemal'in ana çizgilerini daha önce belirlediği bu kararı meclis bir and biçiminde ilan etti. Misakı Milli adı verilen bu kararda Anadolu'nun işgali ve paylaşılması reddediliyordu. Bu durum karşısında İtilaf Devletleri 16 Mart 1920'de İstanbul'u işgal ettiler. Meclisin işgal kuvvetlerince basılması üzerine oturumlara ara verildi.
Mustafa Kemal 19 Mart'ta Heyeti Temsiliye başkanı olarak yayımladığı bir bildirgeyle Ankara'da olağanüstü yetkilerle donanmış bir meclisin kurulacağını duyurdu. Bu meclisi yeni seçilecek milletvekilleriyle İstanbul'dan Anadolu'ya geçen milletvekilleri oluşturacaktı. Sonunda 23 Nisan 1920'de Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi toplandı ve meclisin üstünde hiçbir güç tanınmayacağı kararı alındı. Yasama ve yürütme görevlerini kendinde toplayan Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi başkanlığına Mustafa Kemal seçilerek yeni bir hükümet oluşturuldu.
Bu sırada Yunanlılar Batı Anadolu'da ilerliyorlardı. Mustafa Kemal düşmana dağınık biçimde karşı koyan Kuvayı Milliye güçlerini toplayarak düzenli bir ordunun oluşmasını sağladı. Anadolu'nun çeşitli yerlerindeki ayaklanmalar bastırılarak önce I. ve II. İnönü savaşlarında (Ocak ve Nisan 1921) Yunanlılar yenilgiye uğratıldı. 23 Ağustos 1921'de başlayarak 22 gün 22 gece süren Sakarya Savaşı'nda Yunan ordusu püskürtülerek Sakarya Irmağı'nın batısına atıldı. Sakarya'da kazanılan bu zafer dış ilişkilerde de önemli adımların atılmasını sağladı. SSCB aracılığıyla Ermenistan, Gürcistan ve Azerbaycan'la Kars Antlaşması (13 Ekim 1921), Fransa ile Ankara Antlaşması (20 Ekim 1921) imzalandı.
Haziran 1922 ortalarında düşmana son darbeyi vurma kararı alan Mustafa Kemal 26 Ağustos sabahı büyük taarruzu başlattı. 30 Ağustos'ta yapılan Başkomutanlık Meydan Savaşı'nda düşman kesin yenilgiye uğratıldı {bak. Kurtuluş Savaşi).




Büyük Taarruz ve Başkomutanlık Meydan Savaşı'nın zaferle sonuçlanması üzerine 11 Ekim 1922'de Mudanya Ateşkes Antlaşması imzalandı. Bu antlaşmayla ülke düşman işgalinden kurtuluyor, Doğu Trakya, Ege, İstanbul ve boğazlar yeniden Türkiye'ye geçiyordu. Artık yapılacak iş barışı sürekli kılacak bir antlaşmanın imzalanmasını gerçekleştirerek dünya devletlerinin yeni Türk devletini tanımasını sağlamaya kalmıştı. Savaş alanlarında zafer kazanıldıktan sonra Lozan'da diplomasi alanında yeni bir mücadeleye girişiliyordu
{bak. LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI).

Cumhuriyete Doğru

Mudanya Ateşkes Antlaşması'nın imzalanmasından sonra Lozan barış görüşmelerinin ön hazırlıklarına başlandı. Bu sırada İtilaf Devletleri 27 Ekim'de verdikleri bir notayla barış görüşmelerine Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümetiyle birlikte İstanbul hükümetinin de katılması için çağnda bulundular. Amaçlan, görüşmelerde Türk tarafını bölerek güçsüzleştirmekti. Kurtuluş Savaşı boyunca düşmanla işbirliği ederek ulusal mücadeleyi engellemeye çalışan padişah ve onun İstanbul'daki hükümeti, bunu fırsat bilerek Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne barış görüşmelerinde işbirliği önerdi.

Bu durum karşısında Mustafa Kemal, Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne saltanat ile hilafetin ayrılarak saltanatın kaldırılmasını önerdi. Meclisteki konuşmasında Türk ulusunun artık kendi bağımsız devletini kurduğunu, bir daha hiçbir biçimde monarşik yönetimi kabul etmeyeceğini vurguladı. Bu konuşmanın ardından saltanatın kaldırılmasına ilişkin yasa 1 Kasım 1922'de Meclis'te oybirliğiyle kabul edilerek saltanata son verildi. Bu yasada egemenliğin Türk ulusunda olduğu ve bu egemenliği Türkiye Büyük Millet Meclisi tüzel kişiliğinin devredilemez ve vazgeçilemez bir biçimde temsil ettiği belirleniyordu. Kişi egemenliğine dayalı İstanbul hükümeti, İstanbul' un işgal edildiği 16 Mart 1920'den sonra yok sayılıyordu. Halifeliğin Osmanlı Hanedanı'na ait olduğu, bilgi ve karakter bakımından en uygun hanedan üyesinin Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından halife seçileceği belirtiliyordu. Son Osmanlı Padişahı VI. Mehmed Vahideddin'in 17 Kasım'da İstanbul'dan kaçması üzerine Türkiye Büyük Millet Meclisi ertesi gün halifeliği ondan alarak yerine Abdülmecid'i (bak. Abdülmecîd Efendi) seçti.
Mustafa Kemal halkın saltanatın kaldırılmasını nasıl karşıladığını gözlemlemek için 13 Ocak 1923'te bir yurt gezisine çıktı. Bu sıra

da, uzun süredir hasta olan annesi Zübeyde Hanım da İzmir'de ölmüş Karşıyaka Mezarlığı'na gömülmüştü. 27 Ocak günü İzmir'e giden Mustafa Kemal annesinin mezarını ziyaret etti. 29 Ocak'ta ise İzmir'e ilk gelişinde tanıştığı Latife Hanım'la evlendi. Bu arada, yeni Türk devletinin izleyeceği ekonomik politikaları belirlemek için İzmir'de toplanan İktisat Kongresi'ni 17 Şubat'ta bir konuşmayla açtı.
1 Nisan 1923'te Türkiye Büyük Millet Meclisi yeni seçimlerin yapılması kararını aldı. Yapılan seçimlerden sonra 11 Ağustos 1923'te İkinci Türkiye Büyük Millet Meclisi açılarak çalışmalarına başladı; Mustafa Kemal yeniden Meclis Başkanlığı'na seçildi.

Meclisin açılmasından hemen önce Mustafa Kemal, Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti'nin Halk Fırkası'na dönüşeceğini açıklamıştı. Yeni Türk devletinin bu ilk siyasal partisi 9 Eylül'de resmen kuruldu ve 11 Eylül'de Mustafa Kemal genel başkanlığa seçildi. 6 Ekim 1923'te Şükrü Naili (Gökberk) Paşa komutasındaki birlikler İstanbul'a girdi. Meclisin aldığı bir kararla 13 Ekim 1923'te Ankara, Türk Devleti'nin başkenti ilan edildi. Bu karara İngiltere, Fransa, İtalya tepki gösterdilerse de Türkiye Büyük Millet Meclisi kararını uygulamaktan caymadı.


Cumhuriyet'in İlanı ve Tepkiler

Kurtuluş Savaşı koşullarında hazırlanan 1921 Anayasası'nın getirdiği hükümet sistemine göre, Türkiye Büyük Millet Meclisi kendi arasından tek tek bakanları seçiyor ve bakanlar doğrudan meclise karşı sorumlu oluyordu. Bir başbakan bulunmuyor, bakanlardan biri toplantıları yönetiyordu. Bu meclis hükümeti sistemi Kurtuluş Savaşı yıllarında pek önemli aksaklık göstermeden işlemişti. Ama yeni dönemde sık sık, çözülmesi uzun zaman alan hükümet bunalımlarına neden oluyordu. Öte yandan, anayasada devlet başkanlığı kurumunun bulunmaması da sorun yaratmaktaydı. Bu nedenle anayasada köklü bir değişiklik gerekiyordu.



25 Ekim 1923 günü çıkan bir hükümet bunalımının çözülememesi üzerine, Mustafa Kemal çok önceden oluşturduğu bir düşünceyi uygulamaya koydu. 29 Ekim 1923'te Türkiye Büyük Millet Meclisi, Mustafa Kemal'in önerisiyle Cumhuriyet'i ilan etti. Oybirliğiyle alınan bu kararın hemen ardından yapılan seçimde Mustafa Kemal gene oybirliğiyle Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk cumhurbaşkanı seçildi.
Cumhuriyet'in ilanını tepkiyle karşılayan saltanat yanlısı tutucu çevreler tek dayanak olarak halifeliğe sarıldılar. Cumhuriyet'e karşı olanlar halifenin etrafında toplanmaya başladılar. Halife Abdülmecid de giderek kendini güçlü görmeye başlamış, devlet işlerine karışmamak ve yalnızca din işleriyle uğraşmak koşuluyla halife seçilmesine karşın tam tersi bir davranış içine girmişti. Yalnızca "Müslümanların Halifesi" sıfatını taşıyacağı saptanmışken Abdülmecid Efendi "Han", "Peygamber Halifesi" gibi sıfatları da kullanıyordu. Ayrıca bir devlet başkanı gibi davranıyor, cuma namazlarını büyük bir törenle kılıyordu.
Bu arada "ulusal hükümef'in İstanbul'daki temsilcisi Refet (Bele) Paşa, tutumuyla halifeye destek veriyordu. Cumhuriyet'in ilanına karşı çıkan Rauf (Orbay) Bey ve Dr. Adnan (Adıvar) gibi Mustafa Kemal'in bazı eski arkadaşları da halifeden yana tavır alıyorlardı. Meclis içindeki tutucu milletvekilleri ise halifeye siyasal güç kazandırmak için çalışıyorlardı. Halifeyi meclisin ve devletin başı, meclisi de halifenin danışma organı olarak göstermeye başlamışlardı.


Oysa Mustafa Kemal ve arkadaşları halifeliği, Türkiye'nin çağdaşlaşması için zorunlu olan sosyal ve laik içerikli dönüşümlerin önündeki en büyük engel olarak görüyorlardı. Üstelik, Türkiye Cumhuriyeti'nin varlığının temeli olan "halk egemenliği" ilkesiyle tanrı egemenliğinin simgesi "halifelik" çelişmekteydi. Yeni Cumhuriyet'in gelişmesi için, saltanattan sonra halifeliğin de kaldırılması zorunluydu. Gelişen olayların da etkisiyle, 3 Mart 1924'te çıkarılan bir yasayla halifelik kaldırıldı. Böylece, din ile devlet işlerinin ayrılması anlamına gelen laikliğin ilk adımı atılmış oldu. Aynı gün çıkarılan başka bir yasayla, her türlü din işlerini düzenleyen ve devletin işlemlerinin dine uygun olup olmadığını denetleyen Seriye ve Evkaf Vekâleti de (Din İşleri ve Vakıflar Bakanlığı) kaldırıldı. Laiklik konusunda bir başka adım, gene aynı gün
çıkarılan Tevhidi Tedrisat (Öğretimin Birleştirilmesi) yasasıyla atıldı. Osmanlı Devleti'nde dinsel eğitim veren okullar ile medreseler birbirinden ayrı kuruluşlardı. Devlet dinsel eğitim veren kurumları denetleyemiyordu. Öte yandan, birçok azınlık okulu da başına buyruk hareket ediyordu. Çıkarılan yasa ile bütün eğitim kuruluşları Maarif Vekâleti'ne (Eğitim Bakanlığı) bağlandı.
Kurtuluş Savaşı'nın olağanüstü koşullarında hazırlanmış olan 1921 Anayasası bir devrim anayasasıydı. Ne var ki Cumhuriyet'in ilanıyla koşullar değişmiş yeni bir dönüşümler evresine girilmişti. Artık Türkiye'nin yeni bir anayasaya gereksinimi vardı. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde uzun tartışmalardan sonra 20 Nisan 1924'te yeni anayasa kabul edildi. Bu anayasada Mustafa Kemal'in "Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir" ilkesi de yer alıyordu.



Saltanatın kaldırılması ve Cumhuriyet'in ilanıyla eski toplumsal düzenin tümüyle ortadan kaldırılacağının anlaşılması üzerine Mustafa Kemal ve arkadaşlarına karşı yoğun direnme başlamıştı. Direnmelerin odağı genellikle dinci ve saltanat yanlısı çevrelerdi. Ayrıca, Mustafa Kemal ile bazı eski mücadele arkadaşları arasında da görüş ayrılıkları ortaya çıkmıştı. Rauf (Orbay) Bey, Refet (Bele) Paşa, Kâzım Karabekir, Ali Fuat (Cebesoy) Paşa ve Dr. Adnan (Adıvar) gibi kişiler Cumhuriyet'in ilanına ve halifeliğin kaldırılmasına karşı çıkmaktaydılar. Eski İttihatçılar ile saltanat ve halifelik yanlıları tarafından desteklenen bu kişiler sonunda Mustafa Kemal'in çevresinden koparak onun karşısında yer aldılar. Rauf Bey ve arkadaşları Cumhuriyet Halk Fırkası'ndan istifa ederek 17 Kasım 1924'te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nı kurdular. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası' mn kurulmasını Mustafa Kemal olumlu karşılamış, çok partili demokrasiye geçişte bir adım olarak yorumlamıştı. Ancak yeni partiye sahip çıkan çevreler Cumhuriyet'e karşı şiddetli bir kampanyaya giriştiler.

Bu gergin hava sürerken 13 Şubat 1925'te Şeyh Said doğuda bir ayaklanma başlattı. Hükümet sert ve kararlı bir biçimde Cumhuriyet'e yönelen bu eylemin üzerine yürüdü. Bazı yerlerde seferberlik karan alınırken bir yandan da Takriri Sükûn Kanunu (Dirlik Düzenlik Sağlama Yasası) çıkarılarak İstiklâl Mahkemeleri işlemeye başladı.


Ayaklanmanın nisan sonunda bastırılmasından sonra hükümet Takriri Sükûn Kanunu'ndan aldığı yetkiyle Cumhuriyet'e karşı çıkan, İstanbul'daki saltanat ve halifelik yanlısı bazı gazete ve dergileri kapattı. Ardından Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, ülkede dinsel gericiliği körüklediği gerekçesiyle 5 Haziran 1925'te kapatıldı. 14 Haziran 1926'da Cumhuriyet karşıtı güçlerin İzmir'de Mustafa Kemal'e yönelik bir suikast girişimi ortaya çıkarıldı. Suikastı planlayanlar yakalandı ve yargılama sonunda suçlu görülen 15 kişi asıldı.

Çağdaş Türkiye'ye Doğru


Mustafa Kemal yeni Cumhuriyet'in ilkelerini ve gelişeceği çizgiyi belirlemiş, bu doğrultuda önüne çıkan engelleri yıkmıştı. Ama, amaçladığı çağdaş batı uygarlığına ulaşabilmek için bir dizi toplumsal ve ekonomik dönüşümlerin gerçekleşmesi gerekliydi. Atatürk İnkılâpları ya da Devrimleri olarak bilinen bu köklü dönüşümler çağdaş ve uygar yeni Türkiye için kaçınılmaz birer zorunluluktu.
Mustafa Kemal'in gerçekleştirmeyi amaçladığı dönüşümlerin önkoşullarının hazırlanmasında, laik bir toplum düzeni kurmaya yönelik girişimlerin büyük önemi vardır. 30 Kasım 1925'te çıkarılan bir yasayla tekke ve zaviyeler kapatılarak laiklik doğrultusunda yeni bir adım atıldı. İslam'daki çeşitli tarikatların toplandıkları yerler olan tekke ve zaviyeler amaçlarından uzaklaşarak Cumhuriyet'e karşı dinsel muhalefetin odaklarına dönüşmüşlerdi. Kapatılan bu yerlerin sahiplerinin mülkiyet haklarına dokunulmadı. Ayrıca, cami ya da mescit olarak kullanılanlar olduğu gibi korundu. Anayasada yer alan "Türk Devleti'nin dini dini İslam'dır" sözü 1928'de anayasadan çıkarıldı. 5 Şubat 1937'de ise devletin laik olduğu anayasaya eklenerek süreç tamamlanmış oldu.
Siyasal yapısı laik bir cumhuriyet olan yeni devletin kendine uygun bir hukuk sisteminin olması kaçınılmaz bir zorunluluktu. Laik bir devletin dinsel temellere oturan bir hukuk sistemine sahip olması düşünülemezdi. Bu
amaçla yapılan çalışmaların sonunda İsviçre medeni kanununu temel alan bir yasa hazırlanarak 4 Ekim 1926'da yürürlüğe kondu. Türk Medeni Kanunu'na göre kadın erkek eşitliği sağlanıyor, kadın günlük yaşamda erkekle aynı haklara sahip oluyor, aile birliği için "medeni nikah" zorunlu hale getiriliyordu. Aynı yıl kabul edilen Borçlar, Ticaret ve Ceza yasaları da hukuk sisteminin batı örneğine göre yeniden düzenlenmesini amaçlıyordu.




Mustafa Kemal, Cumhuriyet Türkiye'sinde halkın dış görünümünün de çağdaş bir biçim almasını istiyordu. 24 Ağustos 1925'te Kastamonu ve İnebolu'ya yaptığı gezide kendisini karşılayan kalabalığa başındaki panama şapkasını göstererek, "Biz her açıdan uygar insan olmalıyız. Fikrimiz, zihniyetimiz tepeden tırnağa kadar uygar olacaktır. Uygar ve uluslararası kıyafet milletimiz için layık bir kıyafettir, onu giyeceğiz", sözleriyle kıyafette de çağdaşlaşmayı başlattı. 25 Kasım 1925'te Mustafa Kemal'in önderliğiyle şapka yasası çıkarılarak cüppe ile sarığın, din adamları dışında, giyilmesi yasaklandı.
Çağdaş dünya ile uyum sağlamanın gerekli olduğu bir başka alan da kullanılan takvim ve ölçü birimleriydi. Ayların, Ay'ın hareketine göre belirlendiği İslami takvim ve saat dış dünya ile olan ilişkileri güçleştiriyordu. 26 Aralık 1925'te bir yasa ile miladi takvim ve uluslararası saat sistemi kabul edildi. Hafta tatili cumadan pazar gününe alındı. 1931'de ise ölçü birimleri de değiştirilerek arşın ve okka yerine metre ve kilo sistemleri kabul edildi.
Cumhuriyet Halk Fırkası'mn II. Büyük Kongresi 1520 Ekim 1927'de Ankara'da toplandı. Mustafa Kemal bu toplantıda okuduğu Nutuk'ta, Kurtuluş Savaşı'nın ve Cumhuriyetin ilk dört yılının siyasal dökümünü yaptı ve Cumhuriyet'in gelişme çizgisini açıkladı.
Mustafa Kemal'in gerçekleştirdiği en önemli ve uygulanması en güç atılımlardan birisi kuşkusuz yeni Türk alfabesinin kabulüdür. Arap alfabesiyle okuma ve yazmayı öğrenmek çok güçtü. Bu durum ülkede eğitim düzeyinin gelişmesini engelliyordu. Mustafa Kemal'in emriyle kurulan özel bir kurul Latin alfabesini temel alan bir Türk alfabesi hazırladı. 1 Kasım 1928'de Mustafa Kemal, Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni açış konuşmasında "Büyük Türk milleti cehaletten az emekle kısa yoldan ancak kendi güzel asil diline kolay uyan böyle bir vasıta ile sıyrılabilir. Bu okuma yazma anahtarı ancak Latin esasından alınan Türk alfabesidir" diyordu. Aynı gün çıkarılan bir yasayla yeni Türk alfabesi kabul edildi.



Mustafa Kemal kurduğu Cumhuriyet'in demokratik olmasını, çok partili yaşama geçilmesini istiyordu. Mecliste yalnızca Cumhuriyet Halk Fırkası milletvekillerinin bulunması hükümetin denetlenmesini ve eleştirilmesini engelliyordu. Yurt gezilerinde hükümete yönelik birçok şikayetle karşılaşınca ikinci bir siyasal partinin kurulmasına karar verdi. Bu amaçla Fethi (Okyar) Bey'i bir siyasal parti kurmakla görevlendirdi. Böylece 12 Ağustos 1930'da Serbest Cumhuriyet Fırkası kuruldu. Mustafa Kemal kurulan yeni partinin programına karışmamış, yalnızca gerçekleştirilen köklü dönüşümlerden kesinlikle ödün verilmemesini önkoşul olarak koymuştu. Yeni parti programında, laik düşünceyi benimsediğini, Cumhuriyet'e bağlı olduğunu belirtmişti. Ama, parti örgütü kısa zamanda Cumhuriyet ve'laik düşünce karşıtı kişilerin, saltanat ve halifelik yanlılarının eline geçti. Bu durum karşısında Fethi Bey ve arkadaşlan 17 Kasım 1930'da partiyi kapattılar. Bundan birkaç gün sonra, Serbest Cumhuriyet Fırkası'mn kurulmasıyla cesaret bulan gericiler 23 Aralık 1930'da Menemen'de başkaldırdılar. Burada Kubilay adlı bir yedek subayı öldürdüler. Ordu olayı bastırdı; suçlular askeri mahkemede yargılanıp cezalandırıldılar.
Mustafa Kemal yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin Türk ulusçuluğuna dayanması gerektiği görüşündeydi. Bu ulusçuluğun temelinde yatan ulus bilincini geliştirmek ve yaygınlaştırmak amacıyla 15 Nisan 1931'de Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti'ni kurdu. Sonradan Türk Tarih Kurumu adını alan bu kuruluş ulusun geçmişine ilişkin çalışmalara başladı.
Ülkede herkes Türkçe konuşmaktaydı, ama iş yazı diline döküldüğünde Arapça, Farsça, Türkçe karışımı Osmanlıca kullanılırdı. Medreselerde bilim dili Arapça'ydı. Bu durum ülkede kültürün gelişmesini engelliyordu. Mustafa Kemal Türkçe'nin arılaştırılması ve bir kültür dili olması için araştırmalar yapmak amacıyla 12 Temmuz 1932'de Türk Dili Tetkik Cemiyeti'ni kurdu. Sonradan Türk Dil Kurumu adını alan bu kuruluş Türkçe'nin kurallarını saptadı. Devlet yazışmalarında herkesin anlayacağı bir Türkçe kullanılmaya başlandı.





Günlük yaşamda zorluk çıkaran sorunlardan biri de soyadı yasasıyla çözüldü. 21 Haziran 1934'te çıkarılan bir yasayla herkese soyadı alma zorunluluğu getirildi. Türkiye Büyük Millet Meclisi Mustafa Kemal'e oybirliğiyle Atatürk soyadını verdi ve bu adı ondan başkasının almasını yasakladı.
Lozan Barış Antlaşması'nın imzalanmasıyla Türkiye uygar dünyada öbür uluslarla eşit koşullarda yerini almıştı. Atatürk, savaşarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin dış politika ilkesini "Yurtta sulh, cihanda sulh" sözleriyle açıklamaktaydı. Böylece Türkiye geçmişin kötü anılarını silerek sorunlara barış içinde çözüm arayacağını ilan ediyordu. Bu dönemde çıkan Musul sorunu, Batı Trakya'daki sorunlardan kaynaklanan TürkYunan anlaşmazlığı, Boğazlar ve Hatay sorunları bu ilke çerçevesinde çözüldü.


Cumhuriyet'in ilk yıllarında, devletin ekonomik olanaklarının sınırlılığı da göz önünde tutularak, sanayileşmede özel sektöre öncelik tanıyan bir ekonomi politikası izlenmişti. Devletin ekonomik etkinlikleri altyapı yatırımları ve Türkiye'deki yabancı sermayeli kuruluşların ulusallaştınlması ile sınırlı kalmıştı. Ama, ekonomide beklenen gelişme sağlanamadı. Ayrıca, 1930 Büyük Dünya Bunalımı tarıma dayalı Türkiye ekonomisi üzerinde olumsuz bir etki yarattı. Bu durum, devletin ekonomik yaşamda daha önemli ve etkin bir rol üstlenmesi gereğini ortaya çıkardı. Devletçilik temel ekonomi politikası olarak benimsendi. Varlıklarını bugün de sürdüren Sümerbank ve Etibank gibi kuruluşlar oluşturuldu. Sanayileşmenin yönlendirilmesi için Beş Yıllık Sanayi Planlan hazırlandı ve uygulandı.



Bu yoğun ve yıpratıcı çalışmaların sonunda Atatürk'ün sağlığı bozulmaya başlamıştı. Yakalandığı siroz hastalığının belirtileri 1936'da görülmekle birlikte kesin tanı 1938 Mart'ında konabildi. Yurtiçinden ve dışından birçok doktorun çabasına karşın hastalık hızla ilerledi. Doktorların karşı koymalarına aldır
mayarak çıktığı yurt gezisi hastalığının daha da ilerlemesine yol açarak onu yatağa düşürdü. Tüm çabalara karşın 10 Kasım 1938 Perşembe sabahı saat 9.05'te İstanbul'da Dolmabahçe Sarayı'nda öldü. Cenazesi 19 Kasım'da İstanbul'dan Ankara'ya götürülerek büyük bir törenle Etnografya Müzesi'ndeki geçici kabre kondu. 10 Kasım 1953'te cenazesi törenle, Ankara Rasattepe'de yapılan Anıtkabir'e taşındı {bak. ANITKABİR).

  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 07-08-09, 09:36   #2
Maruf

Varsayılan C: Atatürk Ve Birinci Dünya Savaşı Yılları


Onayladım, teşekkürler.
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 10-08-09, 09:50   #3
f5hj0n

Varsayılan C: Atatürk Ve Birinci Dünya Savaşı Yılları



Tesekkurler !
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 10-08-09, 15:34   #4
t4m3r

Varsayılan C: Atatürk Ve Birinci Dünya Savaşı Yılları



teşekkürler, gerçekten duygulandım
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 10-08-09, 15:42   #5
fbliusta

Varsayılan C: Atatürk Ve Birinci Dünya Savaşı Yılları

Teşekkürler Ödevlerimde Yardım OLacak...
  Alıntı Yaparak Cevapla
Cevapla

Bu konunun kısa yolunu aşağıdaki sitelere ekleyebilirsiniz

Taglar
slayk4nqi3ss

Konu Araçları

Gönderme Kuralları
Yeni konu açamazsınız
Cevap yazamazsınız
Dosya gönderemezsiniz
Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz

BB code is Açık
Smiley Açık
[IMG] kodu Açık
HTML kodu Kapalı



5651 sayılı yasaya göre forumumuzdaki mesajlardan doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir. Şikayet Mailimiz. İçerik, Yer Sağlayıcı Bilgilerimiz. Reklam Mailimiz. Gizlilik Politikası


Reklamı Kapat

Reklamı Kapat