|
ℓσνє ιѕ ƒσяєνєя
Giriş Tarihi: 03-11-2005
Yer: In İstanbul/BakırköY School: In Akçakoca İş:Gez,Eğlen,Oku
Yaş: 20
Mesajlar: 4,199
Rep Puanı: 15229437
         
Rep Gücü: 152369
|
GenÇ İŞsİzlİĞİ
A. SORUN
İşsizlik, çok yönlü neden ve sonuçları olan toplumsal bir olgudur. Bu nenle pek çok
disiplin ve mesleği yakından ilgilendiren özelliklere sahiptir. Bu güne kadar
çoğunlukla ekonomik boyutlarıyla ele alınan işsizliğin, diğer boyutlarıyla da ele alınıp
incelenmesi gereklidir. Böylece, sorunun gerek daha iyi anlaşılması, gerekse çözümü yönünde önemli yararlar sağlanacaktır.
İşsizlik, çalışma çağındaki tüm nüfus için geçerli bir soran olmakla birlikte, zaman zaman yaş, cinsiyet, sektör, etnik köken vb. değişkenlere göre farklılık kazanan boyutlara da sahiptir, örneğin bütün toplumlarda genç işsizliği (15-24 yaş) nicel ve nitel yönleriyle ağırlıklı bir yere sahiptir (Furnham 1985; Aldous ve Tuttle 1988; Rodgers L989).
Ülkemizde de genç işsizliğinin ulaştığı boyutlar, son yıllarda bu soruna, gerek politikacıların, gerekse bilim adamlarının ilgilerini çekecek düzeylerdedir.
Nüfus artış hızının yüksek olması (% 2.17) toplam nüfûs içinde genç nüfusun ağırlıklı bir orana ulaşmasını sağlamıştır. 1993 yılında 15-24 yaş grubunun toplam nüfusa oranı % 20.6'dır (DPT 1994:158). Her yıl yarım milyona yakın gencin işgücü piyasasına katılması ve buna karşın yaratılan istihdam olanaklarının yeterli olmaması, genç işsizliğinin ağırlaşarak sürmesine neden olmaktadır (Balamir 1992: 36).
Bu sorun yalnızca Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelere özgü bir sorun değildir. Sanayileşmesini tamamlamış ve ekonomik sorunlarını büyük ölçüde çözmüş ülkelerde bile sorunun varlığı bilinmektedir. Sanayileşmiş 12 OECD ülkesinde genç işsizlerin toplam genç işgücüne oranı %4.5 (İsveç) ile %39.2 (İtalya) arasında değişmektedir. Bu ülkelerde genç işsizliğinin işgücüne oram ortalama %14.2'dir (OECD 1988).
Aynı ülkeler arasında genç işsizlerin toplam işsizler içindeki oranına bakıldığında; en düşük %18.0 (Almanya) ile en yüksek %55.7 (İtalya) arasında değiştiği, ortalamanın ise %36.5 olduğu görülmektedir (OECD 1988).
Ülkemizde ise işsizlik sorunu her geçen yıl daha daha da ağırlaşarak- önemini koruduğu halde, bu konuda sağlıklı istatistiklerin tutulduğunu söylemek güçtür. Bu nedenle, gerek tüm işsizler gerekse genç işsizler ile ilgili, birbirinden farklı rakamlar ortaya çıkabilmektedir. Ülkemizdeki işsizlik rakamları Devlet Planlama Teşkilatı, Devlet İstatistik Enstitüsü ve İş ve İşçi Bulma Kurumu (İİBK) verilerine dayanmaktadır.
DPT 1994 Yılı Yatırım Programında, 1993 yılında işsiz sayısının l 448 000, işgücüne oranının ise %7.2 olduğu belirtilmektedir. DPT, 1994 yılı için işsizlik oranını %8.1 olarak tahmin etmektedir. Buna karşılık İİBK 'nün işsizlik rakamları yalnızca Kurum'a kayıtlı işsizleri içermektedir. Ancak işsizlerin önemli bir kesiminin, çalışmalarının yetersizliği nedeniyle iş için Kurum'a başvurmadıkları bilinmektedir. Bu nedenle," İİBK'nun rakamları her zaman DİE ve DPT rakamlarından daha düşük çıkmaktadır. Örneğin 1992 Aralık ayı için kayıtlı işsizlerin sayısı 775.901'dir (İİBK 1992). 1991 yılı Hane halkı İşgücü Anketi sonuçlarına göre; 15-24 yaş grubu işsizlerin (915.129) toplam işsizler içindeki oram % 53.4'tür. İİBK'nun aynı yılın Aralık ayı kayıtlarına göre ise; 825 567 işsizin % 51.05'ini 15-24 yaş grubu oluşturmaktadır. Buna karşılık 1992-yılı içinde Kurum tarafından işe yerleştirilen 297.765 kişi içinde genç işsizlerin oranı, yalnızca % 20.99'dur.
Görüldüğü gibi ülkemizde, genel işsizlik içinde genç işsizliği ciddi boyutlara ulaşmış olmasına karşın, iş bulma hizmetlerinden daha az yararlanmaktadırlar.Bu ise sorunun giderek daha da büyümesine yol açmaktadır.
Bu araştırmanın odağı; gerek politika ve uygulamalar, gerekse bilimsel araştırmalar yönünden yeterli ilgiyi görmediği düşünülen genç işsizlerdir. Genç işsizler ve karşılaştıkları psiko-sosyal sorunlar, çalışan gençlerle karşılaştırılmalı olarak ele alınmaktadır. Ayrıca işsiz gençlerin karşılaştıkları psiko-sosyal sorunların belli değişkenlere göre farklılaşıp farklılaşmadığı da araştırmanın bir başka boyutunu oluşturmaktadır. Araştırmanın bağımlı ve bağımsız değişkenleri ve aralarındaki ilişkiler aşağıdaki gibi düzenlenmiştir.
Bağımsız Değişkenler Bağımlı Değişkenler
Benlik saygısı düzeyi
kaygı düzeyi Sürekli kaygı düzeyi Suç işleme eğilimi
İstihdam (işsiz-çalışıyor) İntihar eğilimi
Durumu Alkol kullanımı
Madde bağımlılığı
Kumar alışkanlığı
Aile içi çatışmalar
Boş zamanlan değerlendirme biçimi
Temel gereksinimleri(sağlık,beslenme,
konut,giyim,eğlenme ve tatil)karşılama durumu
Bağımsız Değişkenler Bağımlı Değişkenler
Benlik saygısı düzeyi Durumluk kaygı düzeyi Sürekli kaygı düzeyi Suç işleme eğilimi İntihar eğilimi Alkol kullanımı Madde bağımlılığı Kumar alışkanlığı Aile içi çatışmalar
Benlik saygısı düzeyi Durumluk kaygı düzeyi Sürekli kaygı düzeyi Suç işleme eğilimi İntihar eğilimi Alkol kullanımı Madde bağımlılığı Kumar alışkanlığı Aile içi çatışmalar
Benlik saygısı düzeyi Durumluk kaygı düzeyi Sürekli kaygı düzeyi Suç işleme eğilimi İntihar eğilimi Alkol kullanımı Madde bağımlılığı Kumar alışkanlığı Aile içi çatışmalar
Suç işleme eğilimi İntihar eğilimi Alkol kullanımı Madde bağımlılığı Kumar alışkanlığı Aile içi çatışmalar
Benlik saygısı düzeyi Durumluk kaygı düzeyi Sürekli kaygı düzeyi
Sayfa 4 tablo
B. KURUMSAL ÇEVRE
1. Kavramsal Giriş
Bir şey üretmek için bedensel ve zihinsel olarak çaba harcama anlamına gelen çalışma, birey ve içinde yaşadığı toplum açısından çok önemli anlamlar içermektedir. Her şeyden önce bireyin güven içinde var olabilmesi, kendini gerçekleştirebilmesi ve varlığını sürdürebilmesi çalışmasına bağlıdır. İnsanoğlu, içinde bulunduğu doğaya egemen olmak ve ondan daha çok yararlanmak için tek geçerli yolun çalışmak olduğunu, deneyimleri ile öğrenmiştir. Çalışmak,insanın yaşamındaki en olumlu etkinliklerin başında gelir. Çocukluk çağından başlayarak çevredeki özdeşim kaynaklarının etkisiyle alışkanlığa dönüşen çalışma eylemi, ekonomik üretimin olduğu kadar bireyin toplumsal ve ruhsal sağlığının da temel koşullan içinde yer alır.
Öte yandan çalışma, bireyin yaşamını sürdürülebilmesi için bir zorunluluktur. "Yaşam boyu insanların istediğini elde etmesi, ancak çalışarak olur. Çalışmak hem yaşamın sürdürülmesi hem de kişiliğin gelişmesi için vazgeçilmez bir gereksinimdir. İnsan çalışıp yarattıkça, yarattığı ürünleri gördükçe, kendisine güvenir. Yaptıklarıyla saygınlık kazandıkça, kendisini gerçekleştirmek olanağı bulur. Üretim sürecine etkin bir biçimde katılan insan, içinde yaşadığı toplumun bir parçası olduğunu, kendisine gereksinme duyulduğunu hisseder" (Köknel 1983:222).
Bireye güven duygusu veren, toplumda saygınlık kazanmasına, yaratma gücüne, kendini gerçekleştirmesine katkıda bulunan çalışma, onun toplum içindeki yerini ve rolünü de belirleyerek toplumla bütünleşmesini sağlar.
Fromm(1982:195)'a göre çalışma, insanı doğanın tutsaklığından kurtaran, onu toplumsal ve bağımsız bir varlık haline getiren eylemdir. Çalışan insan kendi dışındaki doğaya biçim verirken ve onu değiştirirken aynı zamanda kendisini de biçimlendirir ve değiştirir.
Çalışmanın yararlan ve gerekliliği üzerinde çok şey söylenebilir. Bunlardan bazdan şöyle özetlenebilir:
1. İnsan, kendisi ve bakmakla yükümlü olduğu yakınlarının yaşamını, çalışarak elde
ettiği gelirle sürdürür.
2. İnsan, gerek çalışırken gerekse çalışma gücünü kaybettiği dönemlerde (hastalık,
kaza, emeklilik, vb.) kendisinin ve ailesinin karşılaşabileceği çeşitli risklere karşı
koruruna, bir başka deyişle sosyal güvenlik olanağını da çalışarak elde eder.
3. Birey, çalışarak toplumsal işbölümüne katılır. Üstlendiği rol ve statü aracılığıyla
toplumla bağlarını genişletip, güçlendirerek bütünleşmesini sağlar.
4. Birey, sahip olduğu iş yoluyla yalnızca kendisi ve ailesiyle ilgili amaçlarını
gerçekleştirmekle kalmaz, daha kapsamlı toplumsal amaçlarla bütünleşme
olanağını da bulur.
5. Çalışaraktoplumsal işlevselliğini sürdüren birey kendini değerli hisseder. Bu
durum onun sağlıklı bir kişilik geliştirmesi için temel oluşturur.
6. Çalışan bireyin kendine güven ve saygısı artar. Gelecek kaygısı azalır. İşsiz
kalmanın yarattığı gerginliklerden uzaklaşır. Böylece yaşam doyumu yükselen
birey, yaşama daha sıkı bağlanarak kişisel refah, sağlık ve mutluluğunu güvence
altına alır.
7. Çalışan birey içinde bulunduğu aile ve diğer toplumsal kümeler içinde saygı görür
ve karar süreçlerine daha etkin katılma olanağı bulur.
Öte yandan, çağımızda çalışma, bir "insan hakkı" olarak değerlendirilmektedir. İnsan haklan kavramının gelişim süreci içinde bir "sosyal hak" olarak kabul gören çalışma; her çağdaş toplumda tüm bireyler için ulaşılmak istenen bir hedeftir.
Çalışma cağı genel olarak 15-64 yaş kabul edildiğinde; bireyin işgücüne ilk katılımı gençlik çağına rastlamaktadır. 15 ya da daha yukarı yaşlarda işgücüne katılmaya hazır olan genç için, bu aşamada karşılaştığı engeller, onun tüm yaşamını etkileyecek özelliklere sahiptir. Genç kendim ortaya koymak ve yaratmak ister. Çalışmak, gencin kendini ifade etmesi, yaratıcı gücünü ortaya koyması ve işlevsellik kazanmasının en iyi yoludur. Gence bu olanağı vermeyen işsizliğin, toplumsal ve ruhsal sonuçlan son derece yıkıcı olur.
"Kendini kanıtlama arzusu içinde olan genç, bir an önce ekonomik bağımsızlığını kazanmak ve kimliğim bulmak istemektedir. Bu arzusunu gerçekleştiremeyen genç hayal kırıklığına uğrayacak ve bu durum yaşamın başlangıcında onu karamsarlığa, umutsuzluğa itecektir " (Kut 1992:6-7). Çalışarak işlevsellik kazanamayan genç, ahlaki yıpranma, edilgenlik, ideolojik katılık gibi sorunlarla karşılaşacaktır. Çalışmak genç için "hayata atılmak" ile eş anlamlıdır. Çalışma olanağının yokluğu gencin "hayata atılmasını" ertelemesine neden olacaktır. Böylece yasamdaki birçok başlangıçtan yoksun kalan genç, yararsızlık, değersizlik ve duyumsuzluk gibi duygular içinde bocalayarak pek çok ekonomik, toplumsal ve ruhsal riske açık hale gelecektir.
Gerek genel anlamda işsizlik, gerekse genç işsizliği olgusu, sosyal hizmet mesleğini yakından ilgilendiren neden ve sonuçlara sahiptir. Bir tanıma göre; "sosyal hizmet, bireyin ve toplumun birinci derecede doyurulması gereken ortak ihtiyaçlarının karşılanmasını amaçlar. Bireyin temel ihtiyacı üretken bir unsur olarak topluma katılmak; toplumun temel ihtiyacı ise bireyleri kendisiyle bütünleştirerek, onlan geliştirip zenginleştirmektir.... Bireyin üretken bir unsur olması, topluma katkıda bulunacak bir statüye sahip olmasının yanında, toplumsal işlevselliğini de sağlıklı bir biçimde yerine getirmesini gerektirir. Aslında iki durum birbiriyle yakından ilişkilidir. Topluma üretken bir birey olarak katılamayan bireyin toplumsal işlevlerini yerine getirmesinde fazlasıyla zorlanacağı açıktır" (Kut 1992: 5-6). Bu yaklaşım çerçevesinde çalışma ve işsizlik olgusuna bakıldığında; sosyal hizmetin işlevi iki yönlü ortaya çıkmaktadır. Bunlar bir yandan bireyin çalışma yaşamına katılmasını engelleyen bireysel ve toplumsal nedenlerin ortadan kaldırılmasında üstleneceği roller, diğer yandan bireyin işgücüne katılamamasının yarattığı bireysel ve toplumsal sonuçların giderilmesi açısından üstleneceği rollerdir. Sosyal hizmet bu rolü hem kendi mesleki bilgi, beceri ve teknikleriyle hem de oluşumuna katkıda bulunduğu hizmet modelleriyle üstlenecektir. 2.Sosyo - Ekonomik Gelişme ve İşsizlik Dünyada milyonlarca insanın işsiz olduğu bilinmektedir. Bu insanlar, çalışma istek ve gücünde olduğu halde niçin işsiz kalmaktadırlar? Bu sorunun yanıtı hiç kuşkusuz sanıldığı kadar yalın değildir. Ülkeden ülkeye, kişisel özelliklere ve ölçütlere göre farklı nedenler üzerinde durulabilir. İnsanlık, işsizliğin çarpıcı sonuçlarıyla ilk kez, 1930'lann büyük ekonomik krizi nedeniyle yüz yüze gelmiştir. İkinci Dünya Savaşı'nın özel koşullan içinde yaratılan yeni iş alanları sonucu büyük ölçüde sona erdirilen işsizlik, savaş sonrası 20 yıllık dönemde sanayileşmiş ülkelerin gündeminde ciddi olarak yer almamıştır Savaştan önemli zararlar gören bu ülkelerin yeniden iman ve inşası sürecinde yaratılan iş hacmi, istihdam da önemli sorunların çıkmasını engellemiştir. 1930'lann düzey ve şiddetinde olmasa bile, 1960'lı yılların sonu ve 1970'li yılların başında yeniden gündeme gelen işsizlik, günümüzde toplumları derinden etkileyen boyutlara
ulaşmıştır.
Bugün işsizlik sorunu, nicelik ve nitelik açıdan, sanayileşmiş ülkeler ile azgelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasında farklı düzeylerde yaşanmaktadır. Nedenleri, sonuçlan ve öngörülen çözüm yollan farklı da olsa tüm ülkeler için ortak hedef aynıdır:"...Olanak içindeki en yüksek istihdam „ düzeyini sağlamak ve bu düzeyi korumak" (Aren 1984:4).
Başkaya (1986: 109-112)'nın değerlendirmesine göre azgelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerde sanayileşme, işsizlik sorununu çözecek bir yapıda gelişmemektedir. Bu ülkelerde teknoloji transferine dayanan sanayileşme, istihdamda istenen sonuçlan doğurmaktan uzaktır. Sanayileşmiş ülkelerden aktarılan sermaye yoğun teknolojiler, ulusal gelir içinde sanayi üretiminin payını arttırsa bile, istihdamda aynı ölçüde bir artışı sağlamamaktadır.
Sanayi sektöründe yaşanan bu ve benzeri gelişmelere ek olarak tarımdaki yapısal değişmeler (ekilebilir toprakların sınırına varılması, ileri üretim tekniklerinin kullanılması, miras hukukuna bağlı olarak toprakların sürekli küçülerek verimsizleşmesi vb.) ve onun yarattığı nüfus fazlası, göç, hızlı nüfus artışı gibi etmenlerle ortaya çıkan işsizlik, bütün ağırlığıyla varlığını sürdürmektedir.
İşsizlik, ülkelerin gelişmişlik düzeylerine göre farklı biçimlerde ortaya çıkar. Aren (1984:2) bu farklılaşmayı iki grupta toplamaktadır.-
1. Devrevi (konjonktüre!) düşük istihdam.
2. Kronik (devamlı) düşük istihdam.
Genellikle ekonomileri ileri ülkelerde görülen devrevi düşük istihdam, talep yetersizliğinden kaynaklanmaktadır. Bu tip işsizliğe en çarpıcı örnek; 1929 Dünya Ekonomik Krizi'dir. Ekonomik faaliyet hacmindeki dalgalanmalara bağlı olarak ortaya çıkan bu tür işsizlik olgusu, 1970'lerin başından bu yana sanayileşmiş Batı ülkelerinin gündeminden çıkmamıştır.
Daha çok ekonomileri az gelişmiş ülkelerde görülen kronik düşük istihdam (kronik işsizlik) esas olarak sermaye donanımı yetersizliğine bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle bu ülkelerde işsizliğin önlenmesi "topyekün bir kalkınmayı" gerekli kılmaktadır. Bu iki işsizlik türünün,gerek sanayileşmiş gerekse sanayileşmesini henüz tamamlayamamış ülkelerde, bir arada görülme olasılığı da gözardı edilmemelidir.
İşsizliğin bulunduğu her toplumda, sorunun ciddiyetle ele alınmasını gerektiren nedenler vardır. Bu öyle büyük bir sorundur ki, onu yaratan ekonomik yapının en büyük kusuru olarak görülebilmektedir. Öyle ki " bir ekonomi düzeninin yeterli bir biçimde işleyip işlemediği, herşeyden önce, cari ücret karşılığı çalışmak isteyen herkese iş sağlayabilip sağlayamamasıyla ölçülür" denilebilmektedir (Aren 1984:1). Benzer bir yaklaşımla işsizlik, bir ülkenin gelişme düzeyim belirlemede kullanılan en önemli ölçütlerden biri sayılmaktadır. Buna göre işsizliğin giderek düşmeye başlamış olması, gelişmedeki başarının önemli bir göstergesi kabul edilmektedir (Reynolds 1969:90'dan aktaran Ekin 1971:6)
Azgelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerde yapısal nitelikte bir sorun olarak ortaya çıkan işsizlik, açık ya da gizli biçimleriyle önem kazanmaktadır. Bu tür ülkeler için eksik istihdam ve gizli işsizliğin yaygın ve en azından açık işsizlik kadar ciddi bir sorun olduğu ifade edilmektedir (Ekin 1971: 12-14; Aren 1984: 3).
Bugün işsizliğin' ekonomik anlamda gelişmişlik ile çok yakın ilişkisi olduğu gerek nedenleri ve ortaya çıkış biçimi, gerekse sonuçları, sonuçların giderilmesi ve çözüm olanakları bakımından açıkça ortaya konulmaktadır. Hiç kuşkusuz gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelerdeki görünüm diğerlerine oranla daha kötüdür (ILO 1978;
OECD 1980).
"insanların işleri olup olmayışı, daha çok dünyanın neresinde doğduklanna bağlıdır. Bir Asyalı ya da Afrikalı, iş bulma açısından bir Avrupalı ya da Kuzey Amerikalıdan çok daha az şanslıdır. İşsizlik daha yoksul durumdaki gelişen ülkelerde büyük bir sorundur ve bu ülkelerin nüfusları, ilk kez iş arayan genç insanların sayışım günden güne çoğaltan yüksek bir hızla arttığından, bu sorun gitgide kötüleşmektedir " (Cökdere 1986:21).
3. işsizliğin Nedenleri
İşsizlik, ekonomik gelişmişlik düzeyleri ne olursa olsun bütün toplumların gündeminde yer almaya devam etmektedir. Bu açıdan, gerek politikacı ve yöneticilerin gerekse bilim adamları ve sivil toplum örgütlerinin (sendikalar, meslek kuruluşları) sorunu anlama ve çözümü yönünde yoğun çaba harcamalarına neden olmaktadır. Nedenlerin iyi anlaşılması, sorunun çözümü yönünde etkili olmanın temel koşulları arasındadır. Her toplumsal sorun ve olgu gibi çok sayıda ve oldukça karmaşık neden ve sonuçlara sahip olan işsizlik, pek çok meslek ve disiplin gibi sosyal hizmetin de ilgilendiği konular arasındadır.,
Bu bölümde, işsizliğin genelde ve Türkiye özelindeki nedenleri üzerinde kısaca durulmaya çalışılacaktır. Amaç, bu olguyu sosyal hizmet bakışı açısından ve disiplinler arası bir yaklaşımla ele almaktır.
İşsizlik uzun yıllar bireysel bir sorun olarak algılanmıştır. Bu anlayışa göre yalnızca bireyin kişilik özelliklerine, beceri ve yetenek eksikliğine, girişken olmayışına bağlanmıştır, işsizliği bireyin kendi suçu ve sorumluluğu olarak kabul eden toplum, çözümü yönünde de herhangi bir sorumluluk yüklenmekten kaçınmıştır. Bu yaklaşım çerçevesinde işsizler, uzun yıllar aşağılayıcı tutum ve davranışlarla karşılaşmışlardır. Ancak bu yaklaşımın tutarsızlığı ve geçersizliği zaman içinde anlaşılmıştır, işsizlik, esas itibariyle ekonomik süreçlerin bir sonucu olarak görülmeye başlanmış ve giderek ekonominin dengeli işlemesi ve gelişmesiyle ilgili en duyarlı ölçütlerden biri haline gelmiştir (Ekin 1971:10). -
İşsizliği, onu üreten ekonomik düzen için büyük bir kusur olarak kabul eden görüşe karşı klasik iktisatçılar; "gayri iradi işsizliğin var olabileceğim kabul etmemekte ve işsizlerin, iş olmadığı için değil fakat yeter derecede düşük bir ücretle çalışmak istemedikleri için işsiz bulunduklarını" iddia etmektedirler (Aren 1984:22). Bu görüşe göre bir ülkede, gayri iradi işsizlerin bulunması.ekonomik düzenin kusuru değil, onun özgürce işlemesini engelleyen işçi örgütleri, sosyal sigorta mevzuatı ve genel olarak devlet müdahaleleridir.
Konu üzerindeki tartışmalar ne olursa olsun işsizlik, temelde ekonomik süreçlere bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Buna karşılık toplumsal ve bireysel nitelikli pek çok değişken de işsizliğin nedenleri arasında etkili olmaktadır.
işsizliğin ekonomik nedenleri konusunda, ülkelerin ekonomilerinin gelişmişlik düzeylerine ve özelliklerine göre farklı nedenler öne çıkmaktadır:
Sanayileşmiş ülke ekonomilerinde esas nedenin ekonomik faaliyet hacmindeki daralmalar olduğu bilinmektedir. Ekonomide meydana gelen dalgalanmalar devrevi (konjonktürel) işsizliğe neden olmaktadır. Bunun yanısıra bu ülkelerde sermaye yoğun yatırımlar sonucu ortaya çıkan teknolojik işsizlik de önem kazanmaktadır. Gelişen üretim teknolojisi aynı işi daha az emek ve daha yoğun teknoloji kullanarak yapmayı olanaklı kılmaktadır.
Her toplumda ekonomik kalkınmanın temel amaçlarından biri, toplumu oluşturan tüm bireyleri yeterli bir yaşama düzeyine ulaştırmaktır. Bunun yolu ise, çalışma çağındaki herkese istihdam olanağı sağlamaktan geçmektedir. Bu nedenle "tam istihdam" ekonomik ve sosyo-politik bir hedef olarak görülmelidir. Ancak tam istihdamdan, çalışma çağında ve isteğindeki herkesin istisnasız iş bulması anlaşılmaz. Çalışmak istediği halde fiziksel ve zihinsel engelleri yüzünden çalışamayacak durumda olanlar olduğu gibi, işgücü piyasasına ilk katıldığında ya da bir işten diğerine geçişte kısa süre işsiz kalan arızi işsizler de olacaktır.
Azgelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerde, yukarıda sözü edilen türde işsizlik örneklerine rastlansa da, temelde sermaye donanımı yetersizliğine bağlı işsizlik olgusu geçerlidir. Sermaye eksikliği nedeniyle yeterli yatırım yapılamaması sonucu ortaya çıkan talep yetersizliği, yapısal nitelikte açık ve gizli işsizlik olgusunu yaratmaktadır. Bu ülkelerde işsizlik ve kalkınma sorunu iç-içe gelişen ve birlikte diiyiiMitnesi gereken bir olgu niteliğindedir.
Dünya nüfusu hızla artmaktadır. Sanayileşmiş ülkelerde nüfus artış hızının giderek düşmesine karşılık, az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerde var olan yüksek doğurganlık, bu artışın temel nedeni olarak görülmektedir, özellikle Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkelerinde gerçekleşen hızlı nüfus artışı,bu ülkelerde yaşanan işsizlik ve yoksulluk tablosunu daha da ağırlaştırmaktadır. Bir ülke ekonomisi, her yıl işgücü piyasasına katılan kişileri istihdam edecek ölçüde büyümüyorsa, o ülkede işsizlik sorununu çözme olanağı çok sınırlıdır. Hızlı nüfus artışı, her yıl işgücü piyasasına katılan kişi sayısının da artmasına yol açmaktadır. Öte yandan nüfus artış hızının üstünde bir büyümeyi gerçekleştirecek sermaye olanaklarının olmaması, kaçınılmaz olarak çeşitli biçimleriyle işsizliği gündeme getirecektir. Bu gerçeklerin Işığında bakıldığında; günümüzde işsizliğin en yoğun yaşandığı ülkelerin, nüfus artış hızı yüksek azgelişmiş ülkeler olduğu, üstelik aynı koşullar içinde gelecekte de bu gerçeğin değişmeyeceği söylenebilir (Pronk 1986:66-67).
Göç ve kentleşme olgusu; işsizlik nedenleri arasında önemli bir vere sahiptir. Dünyanın pek çok yerinde, nüfusun kırdan kentlere doğru göç ettiği bilinmektedir. Sanayileşmiş ülkelerin 19. yüzyılda yaşadığı bu olgu, bugünün azgelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerinin gündemindedir. Ancak, bu ülkelerde yaşanan göç ve kentleşme, sanayileşmiş ülkelerin deneyiminden farklılıklar göstermektedir. Kentlerin ekonomik çekiciliğinin yanı sıra kırdaki değişmelerin ve itici etmenlerin de önemli rolü olmaktadır. Kentlerde yaratılan istihdam olanaklarından daha hızlı bir nüfus yoğunlaşmasına neden olan göç olgusu, işsizliği de beraberinde getirmektedir.
İşsizlik ve istihdam olgusuyla nedensel bağlantıları olan bir başka değişken de eğitimdir. Eğitim, bir toplumda gereksinim duyulan ı nitelikli işgücünün yetiştirilmesinde en etkili yoldur. Eğitimin, temel eğitimden başlayarak her kademede yaygınlaşması ve aynı zamanda toplumun beklenti ve gereksinimlerine göre planlanması, ekonomik kalkınmanın itici güçlerinden biri sayılmaktadır.
Bir toplumda eğitim eksikliği ve yetersizliğine bağlı olarak ortaya çıkan niteliksiz işgücünün, ekonomiye kalkışı daha az olmaktadır. Aynı zamanda sağlıklı bir insan gücü planlamasına dayalı eğitimin olmayışı, belli nitelikteki işgücünün gereksinimden fazla, bazı niteliklerde ise gereksinimden az işgücünün yetiştirilmesi anlamına gelmektedir. Bunun sonucu ise bir yandan işsizlik, bir yandan da nitelikli işgücünden yoksun kalan ekonomidir. Bu da kalkınmayı olumsuz etkileyen bir durumdur. Dolayısıyla, eğitim ve istihdam politikalarının, birbirinin ihtiyacına cevap verebilecek biçimde planlanması gereği ortaya çıkmaktadır. Aksi halde nitelikli işgücünün bile işsiz kalma riski vardır. Örneğin ülkemizde üniversite mezunları arasında, özellikle belirli dallarda (ziraat mühendisliği vb.) yaşanan işsizlik, insan gücü planlamasından yoksun bir eğitim anlayışının sonucu olarak görülebilir.
Eğitimin örgün ve yaygın kanallardan tüm nüfusa yayılması ve mesleki eğitimi öne alan sağlıklı bir insan gücü planlamasına dayanması gerekir. Toplumun ve ekonominin gereksinimlerine duyarlı, dinamik bir yapıda örgütlenen eğitim, istihdama olumlu katkılarda bulunacaktır.
İşsizliğin, cinsiyet ve yaş değişkenine de duyarlı bir sorun olduğu söylenebilir. Dünyanın her yerinde istihdamda kadın, erkek nüfusuna oranla daha azdır, istihdam dışı tüm kadınların işsiz olduğu söylenemez, ancak çalışma isteğinde olan kadınlarda işsizlik, aynı durumdaki erkeklerden daha fazladır. Bunda kadınların geleneksel olarak ev içi rollerle sınırlanmaları, onlara eğitim ve meslek edinme şansının daha az verilmesi, toplumda ve iş piyasasında kadının çalışmasına karşı olan ayrımcı tutumlar gibi etmenlerin etkisi vardır.
Toplumsal değerler çoğunlukla gelir getirici işlerde erkeklerin çalışması üzerine kuruludur. Kadın için gelir getirici işlerde çalışmak daha az zorunlu görülür. Ancak kentleşme, gelir dağılımındaki bozukluk gibi etmenler giderek artan oranda kadını çalışma dünyasına itmektedir. Kadınlar ailelerinin geçimine katkıda bulunma zorunluluğunu daha çok duymaktadırlar. Kadınlar arasında eğitim düzeyinin yükselmesi, daha çok kadının meslek eğitiminden geçmesi, birey olarak çalışma ve ekonomik bağımsızlığım kazanma isteğim arttırmaktadır. Evlenip çocuk sahibi olmak ve ev kadim olarak yaşamım sürdürmek dışında gelecek planı olmayan kadın tipine karşın, çalışarak bağımsızlığım kazanmak, topluma yetenekleri ölçüsünde katkıda bulunmak, toplumsal statü ve prestij kazanmak gibi güdülere sahip olan kadın tipi de gelişmektedir. Hangi nedenlerle olursa olsun, (ekonomik, sosyal, bireysel...) çalışma isteği güçlenen kadının işsizlikle karşılaşmağı, onun üzerinde de yıkıcı etkiler yapacaktır.
Yaş ile işsizlik arasındaki bağın da evrensel bir nitelik taşıdığı ifade edilebilir. Gençler arasında işsizlik, yetişkin yaş gruplarına oranla daha fazladır. Çalışma yaşamına giriş, çoğunlukla gençlik çağma rastlar. Yeni iş olanaklarının yeterince yaratılamamış elması, doğal olarak işgücü piyasasına henüz katılmış olardan -daha çok etkilemektedir. Bir ülkenin nüfus artış hızının yüksek olması, her yıl işgücü piyasasına yeni katılanların yüksek oranda olmasına neden olmaktadır. Bu nedenle gelişmekte olan ülkeler genç işsizliğinin daha yoğun yaşandığı ülkelerdir, öte yandan gencin bilgi ve deneyim eksikliği, işgücü piyasasındaki şansım zayıflatmaktadır. Ayrıca birçok ülkede deneyimli işçileri koruyan iş mevzuatının olması, genç işsizliğim arttıran bir başka etmen olmaktadır.
İşsizliğin nedenleri arasında sayılabilecek bir başka faktör ise, özürlülük durumudur. Fiziksel veya zihinsel özürleri ya da kronik hastalıkları olan bireylerin istihdam olanakları daha kısıtlı olmaktadır. Bu kişilerin eğitim ve yetiştirilmelerindeki güçlükler, daha sınırlı sayıdaki mesleklerde ve iş alanlarında çalışabilmeleri, işverene yüklediği artı maddi yükler gibi faktörler, özürlülerin istihdamım olumsuz etkilemektedir, özürlülerin genel nüfus içindeki oranının yüksek olması da onların iş piyasasındaki şanslarım zayıflatmaktadır. Özürlülüğün nedenleri arasında yer alan sağlık ve toplumsal koşulların olumsuzluğu, genel nüfus içinde özürlülerin oranım arttırmaktadır. Buna karşın özürlülerin eğitim ve rehabilitasyonu onların .iş piyasasındaki şanslarım yükselten bir faktördür, özürlülerin bu tür olanaklardan yeterince yararlanmaları, onların iş piyasasında özürlü olmayanlarla rekabet edebilme şanslarım yükseltmektedir.
4. Türkiye'de İşsizliğin Nedenleri
Türkiye'de işsizlik olgusunu benzer sosyo-ekonomik gelişme düzeyindeki ülkelerde görülen genel karakteristiklerden ve nedenlerden ayn ele almak olanağı yoktur. Gelişmekte olan ülkelerde işsizliğin temelde üretim donamım ve kapasitenin yetersiz olmasıyla açıklandığı ve yapısal özellikler taşıdığı bilinmekledir (Hesapçıoğlu 1986:168). 1970'li yıllardan başlayarak yaşanılan Dünya Ekonomik Krizi, ülkemizi de derinden etkilemiş ve işsizlik sorununun giderek önem kazanmasına yol açmıştır.
Günümüz Türkiye'sinde işsizlik, çoğunlukla büyük kentlerin sorunu olarak ortaya çıkmaktadır (Kepenek 1987:70-8ü). Türkiye'nin Cumhuriyette birlikte içine girdiği hızlı toplumsal değişme, 1950'li yıllardan itibaren kırdan kente yoğun bir göç ve kentleşme hareketiyle yeni bir boyut kazanmıştır. Kentlerin çekiciliğinden çok kırsal yapıdaki itici etmenler sonucu gelişen demografik kentleşme, büyük ölçüde sağlıksız bir yapı içinde gelişmiştir. 1993 yılı itibariyle kentlerde işsizlik oranı % 10.9 iken kırsal kesimde bu oran % 4.1'dir. Kentlerde, 15-24 yaş eğitimli gençler arasında ise işsizlik, % 30.2'ye çıkmaktadır (DPT 1994:172). Kentlerde istihdam olanaklarının yeterince yaratılamaması önemli ölçüde açık işsizliğe ve eksik istihdama neden olmuştur. Sanayi ve hizmet sektörlerinde emilemeyen kır kökenli işgücü, bir yandan açık işsizlik öte yandan verimsiz, güvencesiz, sürekliliği olmayan düşük ücretli işlerde çalışmak gibi seçenekler arasında kalmıştır. Özellikle sanayinin yelerince gelişmemiş olması, işgücünün çoğu göçenlerin kendilerince geliştirilen- marjinal işlerde yığılmasına neden olmuştur. Bu üretken olmayan çalışma biçimi, işsizliğin başka tür ve biçimlerde varlığım sürdürmesi anlamına gelmektedir.
Kentlerdeki işsizliğin nedenleri arasında sayılabilecek bir başka önemli nokta ise;
kırdan gelen işgücünün kentsel ekonominin gereksindiği niteliklerden yoksun olmasıdır. Ekonomik ve toplumsal yapı, işgücünü gereksinimlere göre yeniden eğitip mesleki beceriler kazandıracak kurumlaşmadan yoksun olunca, işgücü arz ve talebi arasında ortaya çıkan "vasıf uyuşmazlığı" önem kazanmaya başlamıştır.
Ülkemizde öteden beri hep yüksek seyreden nüfus artış hızı (1993 yılı itibariyle % 2.17) ve bunun kalkınma hızım yavaşlatan etkisi, işsizliğin yapısal kaynaklarından birisi olarak kabul edilmektedir. Yüksek nüfus artış hızına bağlı olarak yılda yarım milyona yakın kişi işgücüne katılmaktadır. Yaratılan istihdam olanakları ise bu kişilerin yarışma bile sağlıklı bir iş sunmaktan uzaktır.
Ülkemiz nüfusu, genelde genç nüfusun ağırlıklı olduğu bir yapıya sahiptir. Giderek artan oranlarda kentlerde yoğunlaşan nüfusun genç kesimi, gerek işgücüne ilk katıldığı aşamada, gerekse belli bir çalışma deneyiminden sonra işsizlik olgusuyla en fazla karşılaşan grubu oluşturmaktadır.
Ekonominin yapısal nitelikli göç, kentleşme ve hızlı nüfus artışı sorunlarının yanı sıra, eğitim politikalarının da işsizlik olgusuyla yakın ilişkisi gözardı edilmemelidir. Yıllardan beri eğitim politikalarının kurumsallaşmış bir yapıya kavuşamaması, pek çok sorun gibi istihdam sorumum da yakından etkileyen sonuçlara sahiptir. Bu anlamda, ekonomik ve toplumsal yapının gereksindiği işgücünün, nitelik ve nicelik olarak tanımlanıp, buna uygun eğitim kurumlarının geliştirilememesi, başka bir deyişle etkili bir insan gücü planlamasının yapılamamış olması, işsizliğin nedenleri arasında önemli bir yere sahiptir, örgün eğitimdeki yanlış politikalar, üniversite kapılarında yığılmış yüz binlerce, diplomalı ama mesleksiz, işsiz yaratmaktadır. Üniversiteye girebilenler ise bu sorunu üniversite sonrasında yaşamaktadırlar.
Öte yandan her kademede okullaşma oranı istenen düzeyin altında kalmaktadır. Özellikle temel eğitim sonrasında eğitim ağından kopan gençleri, nitelikli işgücü olarak yetiştirecek kurumların yetersizliği, önemli bir sorundur. Bu alanda yaygın eğitim kurumlarının, mesleki eğitimde üstlenebilecekleri roller, işgücünün yetişme ve istihdamında yönlendirici bir işlevi yerine getirecektir. Ancak ülkemizde bu sorunların henüz aşılma noktasında olmadığı rahatlıkla söylenebilir.
5.İşsizlikle ilgili Bazı Sayısal Veriler ve Karşılaştırmalar
Dünya nüfusu, ülkeler/bölgeler arasında denge gözetmeksizin hızla artmaktadır. Ekonomik olarak gelişmiş ülkelerde, nüfus artış hızı giderek azalmış ve bazılarında neredeyse eksi büyüme noktasına gelinmiştir. Buna karşılık dünyanın ekonomik olarak azgelişmiş bölgelerinde, ülkeler yüksek nüfus artış hızım korumaktadır. Nüfusları hızla artan bu ülkelerde, ekonomik büyüme aynı düzeyde sağlanamadığı için, işsizlik ve yoksulluk sorunu artarak varlığım sürdürmektedir. Bu ülkelerde yüksek nüfus artışı ile ekonomik sorunlar bir kısır döngü içinde görünmektedir.
Bu ülkelerde, işsizlik ve yoksullaşmanın ortadan kaldırılabilmesi, yeterli sermaye donanımının olmayışı nedeniyle daha da güçleşmektedir. '"
Bu durum, nüfus artış hızı oldukça yüksek sayılan ülkemizde de, ekonomik büyümenin önündeki ciddi engeller arasında sayılmaktadır. Türkiye'de yıllık ortalama nüfus artışı hızı % 2.17 olarak gerçekleşmektedir. 1993 yılında Türkiye nüfusu 60.239.000' dir. Bu nüfusun % 60.9'unu (36.675.000) 15- 64 yaş arası aktif nüfus, % 34.7'sini (20.925.000) 0-14 yaş arası çocuk nüfus, % 4.4'ünü (2.640.000) ise 65'in üzerindeki yaşlı nüfus oluşturmaktadır (DPT 1994:154).
Nüfusun yaş karakteristiği içinde, özellikle genç işsizliği açısından önem taşıyan, 15-24 yaşın ağırlığına bakıldığında; 1993 yılı itibariyle, genel nüfusun % 20.6'sının (12.405.000) bu grup içinde yer aldığı görülmektedir (DPT 1994:158)
1993 yılı Nisan ayı itibariyle 15 + yaş içinde (39.314.000) işgücüne (20.080.000) katılma oranı % 54.3' tür. Erkekler için bu oran % 77.0,kadınlar için ise % 31.8'dir. Aynı yıl için işsizlik oranı % 7.2, eksik istihdam oranı % 6.6'dır. işsizlik ve eksik istihdam nedeniyle atıl durumda bulunan işgücü oranı ise % 13.8'dir (DPT 1994:171-
172)
1991 yılı Hane halkı İşgücü Anketi sonuçlarına göre 15-24 yasları arasındaki işgücünün (5.342.743) % 17.12 (915.129)'si işsizdir. Bu grupta işsizliğin/erkekler arasında daha fazla olduğu görülmektedir. Bu sonuç genel işsizler arasında da geçerlidir, öte yandan, hem genelde, hem de genç işsizler arasında, düşük eğitimliler ile hiç evlenmemiş olanlar daha yoğun olarak işsizlikle karşılaşmaktadırlar.
Gençler arasında işgücüne dahil olmayanlar arasında işbaşı yapmaya hazır olduğu halde iş aramayanların (154.719),önemli bir oranı (% 3.24) olusturması dikkati çekmektedir. Bu kişilerin çoğu iş bulma ümidini yitirdiği için iş aramayanlardır.
Öte yandan İİBK'nun 1992 yılı kayıtlarına göre açık işsizler 775.901'dir. Bunların % 53.27'sini vasıflı işçiler, % 46.73'ünü ise vasıfsız işçiler oluşturmaktadır. Kayıtlı işsizlerin en yüksek olduğu üç il sırasıyla Ankara, Samsun ve İstanbul'dur. Kayıtlı işsizler arasında genç işsizlerin (15-24 yaş) oranı % 52.11(404.344) ile oldukça yüksek görünmektedir. Eğitim açısından bakıldığında da yandan çoğunu ilkokul mezunu, okur yazar ve okuryazar olmayanlar oluşturmaktadır (İİBK 1992:16-18).
Daha önce de belirtildiği gibi ülkemizdeki işsizlikle ilgili sayılarda bir standart bulunmamaktadır. Yukarda verilen rakamlar, DİE 'nin gerçekleştirdiği Hane Halkı İşgücü Anketi sonuçlarından (991), DPT(1994) kaynaklarından ve İİBK (1992) 'nin ülkemizdeki kayıtlı işsizlerle ilgili yayınından alınmıştır.
Türkiye'nin de üyesi olduğu OECD ülkeleri arasında, 1992 yılı itibariyle işsizlik oranlarına bakıldığında; ülkemizdeki işsizlik oranları yukarıda verilen rakamlardan daha da yüksek görünmektedir. Toplam işsizliğin işgücüne oranı % 10'un üzerinde olan OECD ülkeleri şunlardır:
Çizelge l : Bazı OECD Ülkelerinde işsizlikOranları___________________
TABLO 14. SAYFA
Kaynak: OECD Economic Outlook, June 1991'dcn aktaran ÎÎBK 1991 Faaliyet Raporu
|