|
Giriş Tarihi: 14-06-2005
Yer: уαℓσωα
Yaş: 22
Mesajlar: 5,437
Rep Puanı: 12255218
         
Rep Gücü: 122644
|
Alevİlİk
Alevilik
Sözlük anlamına göre Alevi, H.z. Ali’ye bağlı ve ondan yana olan kimse demektir. Alevilik ise genel olarak H.z. Ali’yi sevmek ve onun soyunun yani Ehli Beyt’in yolundan gitmek olarak tanımlanabilir. Ancak bugün için dünyanın değişik bölgelerinde yaşayan farklı Alevi grupların her biri için Alevi ve Alevilik sözcüklerinin ifade ettiği anlamlar da farklı olmaktadır.
Ülkemizde bugün yaygın şekilde Alevi olarak adlandırılan kitleler için kaynaklarda bir çok ismin kullanıldığını söyleyebiliriz. Anadolu’daki Alevi kitleleri nitelemek üzere kaynaklarda Kızılbaş, rafizi, ısık, mülhid ve torlak gibi adların kullanıldığını görmekteyiz. Bunlardan en çok kullanılanı Kızılbaş adı olmuştur. Anadolu Alevileri kendileri için çok anlamlı Kızılbaş adını, Osmanlı yönetiminin ahlak dışı anlamlar yükleyerek, sünni kitlelere aşılayarak bir psikolojik savaş aracı olarak kullanması sonucunda bırakmak zorunda kalmışlardır.
Bugün Anadolu ve Balkanlar’da yaşayan Tahtacı, Çepni, Amucali, Bedrettinli, Siraç gibi değişik gruplar genelde Alevi olarak adlandırılırlar. Anadolu Aleviliği, tarihsel ve sosyal koşulların doğal bir sonucu olarak, kitabı olmaktan çok sözlü geleneğe dayalı eski inançların İslami şekiller altında yaşamaya devam ettiği bir halk İslamıdır.
Genel olarak ifade etmek gerekirse Bektaşi sözcüğü de yukarıda değindiğimiz kitleler için kullanılmıştır. Bektaşilik Hacı Bektaş-ı Veli’ye dayanılarak kurulmuştur. Alevilik ve Bektaşiliği birbirinden bağımsız olarak ele almak bugün gelinen noktada tarihsel ve sosyolojik açıdan mümkün görünmemektedir. Her iki terim de zaman zaman birbirinin yerine kullanılabilmektedir. Prof. Melikoff’un da belirttiği gibi “Alevilik, Bektaşilikten ayrılamaz. Çünkü her iki deyim de aynı olguya, Türk halk İslamlığı olgusuna bağlıdır.
Alevilik ve Bektaşilik, inanç ve ahlak esasları ve edebiyatları bakımından temel olmayan farklılıklar dışında ortaktırlar. En temel farklılık, Bektaşi kitlelerin daha çok şehirde yaşamalarına karşın, Alevilerin göçebe/yarı göçebe çevrelerde yaşamaları şeklinde ortaya çıkmış sosyal bir farklılıktır. Ancak tarihsel olarak doğru olan bu sosyal farklılık günümüzde anlamını yitirmeye başlamış, “Alevi” adı daha yaygın olarak kullanılır olmuştur.
Bugün genel olarak Alevi olarak adlandırılan kitleler üç dinsel gruba bağlıdırlar.
Ocakzade Dedeler
Çelebiler
Dedebabalar
Bu üç gruptan Anadolu’da en fazla etkinliğe ve nüfuza sahip olan Ocakzade Dedeler’dir. Daha sonra Çelebiler gelir. Dedebabaların ise Anadolu’da nüfuzları zayıftır. Balkanlar’da daha etkindirler. Türkiye’de yaşayan Alevilerin sayısı konusunda çeşitli veriler ileri sürülmektedir. Türkiye’de etnik ve mezhep konularında var olan tabular nedeniyle,yapılan resmi sayımlarda bu konu bilinçli olarak ihmal edilmekte ve dolayısıyla Alevilerin sayısı konusunu herkes işine geldiği şekilde yazmaktadır. Tarafsız araştırmacılara göre Türkiye’de en az 15 milyon Alevi bulunmaktadır. Karadeniz ve Güneydoğu Anadolu bölgelerindeki illerde sayıca az olmakla birlikte Türkiye’nin her yerinde Aleviler bulunmaktadırlar. Alevilerin sahip oldukları bu potansiyel onları zaman zaman Türkiye siyasetinin de merkezine yerleştirmektedir.
Aleviliğin kökeni genel olarak H.z. Muhammed’in vefatı sonrasında yaşanan gelişmelere dayanmaktadır. Ancak Anadolu Aleviliği ele alınırken İslam öncesi ve sonrası birçok farklı dinsel ve kültürel unsuru da gözden kaçırmamak gerekmektedir. Önce Aleviliğin doğuşuna yol açan gelişmeleri görelim: H.z. Muhammed’in vefatı sonrasında ortaya çıkan kimin halife olacağı sorunu, Alevi-sünni meselesinin ilk tohumlarını atmıştır. H.z. Muhammed daha sağlığında birçok kez H.z. Ali’nin halefi olacağını vurgulamıştı. H.z. Muhammed’in soyu, kızı H.z. Fatima’yı eş olarak verdiği H.z. Ali’den devam etmişti. H.z. Muhammed Mekke’ye Hicret ettiği zaman da ailesine ve işlerine bakmak üzere H.z. Ali’yi yerine bırakmıştı. Üstelik Peygamber H.z. Ali’nin katıldığı hemen hemen bütün savaşlarda onu komutan olarak atamıştır. Bilindiği üzere H.z. Muhammed Veda Haccı dönüşünde (632) Gadiru Hum adlı yerde beraberindeki Müslümanlarla konaklayarak bir konuşma yapmış ve bu konuşmasında kendisinden sonra amca oğlu ve damadı H.z. Ali’nin Müslümanlara önder yani halife tayin olduğunu ifade etmişti. Orada aralarında ikinci Halife Ömer’in de bulunduğu Müslümanlar bundan dolayı H.z. Ali’yi kutlamışlardı. Ölmeden önce Hz. Muhammed “Bana bir kalem ve kağıt getirin size bir vasiyet yazdırayım ki, benden sonra ihtilafa düşmeyesiniz” demiş ancak bu isteği yerine getirilmemiş ve Peygamber vasiyetini yazamadan vefat etmişti. Daha sonra Hz. Ali ve diğer aile üyeleri Peygamber’in defin işlemiyle uğraşırken Ebu Bekir ve Ömer’in de aralarında olduğu ensar ve muhacirin ileri gelenleri iktidar kavgasına başlamışlardı bile.
Bu iktidar mücadelesi Ebu Bekir’in halife olması ile sonuçlanmış, daha sonra sırasıyla Ömer ve Osman halife olmuşlardır. Sonuç olarak bu üç kişinin halifelikleri, deyim yerindeyse Peygamberin Ehli Beytine rağmen gerçekleşmiş, bu nedenle yüzyıllardır tartışıla gelmiştir. H.z. Ali ve H.z. Fatima bu halifelikleri onaylamamakla birlikte, iktidar uğruna gerginlik yaratmaktan da kaçınmışlar, bu haksızlığı sineye çekmeyi uygun görmüşlerdir. Alevi-Sünni meselesinin ilk çıkışı özetlemeğe çalıştığımız bu halifelik meselesine dayanır. Ehli beytin başına gelenler ve bunlardan en önemlisi Kerbela Olayı ise Aleviliğin siyasal ve düşünsel bakımlardan daha da olgunlaşmasına ve Araplar dışındaki diğer uluslar arasında da yayılmasına neden olmuştur. Şimdi bu gelişmeleri görelim: Osman’ın Halifelik dönemi (644-656), daha önce tohumları ekilmiş bulunan bölünmelerin, problemlerin su yüzüne çıktığı bir dönem olmuştur. Halife Osman’ın yönetiminde akrabalarına, yani Emevi ailesine gösterdiği aşırı yakınlık ve valiliklere onları tayin etmesi ve diğer suistimaller ona karşı Irak, mısır, Hicaz ve Suriye’de yoğun bir hoşnutsuzluk duyulmasına yol açmıştır. Valileri halka kötü davranıyor olmalarına rağmen onları koruyucu bir tutum takınmış, sonuçta Mısır, Basra ve Kufe’den yola çıkan gruplar Halife Osman’ın evini kuşatarak onu öldürmüşlerdir (656). Üçüncü halife Osman’ın öldürülmesi sonrası Hz.Ali halifeliği sahabenin ısrarları üzerine kabul etmiştir. H.z. Ali iç karışıklıkların çok yoğun olduğu bir dönemde ve bu karışıklıkları sonlandırmak amacıyla halifelik görevini kabul etmiştir. Daha önce Osman’ın aleyhinde bulunmuş olan H.z. Muhammed’in eşlerinden Ayşe, Talha ve Zebeyr, Hz. Ali’nin halife olması sonrasında onu Osman’ın ölümünden sorumlu tutarak Cemel savaşına yol açmışlardır. Cemel Savaşı Hz. Ali’nin galibiyetiyle sonuçlanmıştır. Hz. Ali bu olaydan sonra Şam’da hüküm sürmekte olan ve kendisine biat etmeyi reddeden Şam Valisi Muaviye sorununun çözümüne girişti. Muaviye, Hz. Ali’yi Osman’ın ölümünden sorumlu tutuyor ve Şam’da bunun propagandasını yapıyordu. Hz. Ali’nin uyarıları sonuçsuz kalınca H.z. Ali ve Muaviye Orduları arasında Siffin Savaşı (657) başlamış oldu. Hz. Ali’nin ordusu savaşı kazanmak üzereyken, Muaviye’nin yakın adamı Amr İbn-ül As’ın, askerlerin mızraklarının ucuna Kuran sayfalarını bağlatarak “Allah’ın kitabı sizinle bizim aramızda hakem olsun” diye bağırtması sonucu Hz. Ali’nin ordusu saldırıyı durdurdu. Bu şekilde Amr’ın hilesi işe yaramış ve iki taraftan hakemler seçilmiş, bir sonuca ulaşılamamıştır. Burada Hz. Ali’nin ordusundan ayrılan bir grup da Hariciler adını almışlardır. Böylece Müslümanlar Hz. Ali yandaşları, Muaviye yandaşları ve Hariciler olmak üzere üçe bölünmüş oluyorlardı. Hz. Ali vefatından önce Haricilere yönelik askeri bir harekat düzenlemiş, önemli bir bölümünü yok etmişti.
24 Ocak 661’de ise H.z. Ali, İbn Mülcem adlı bir harici tarafından uğradığı saldırı sonucunda şehit olmuştur. Bu şekilde Emevi hükümdarı Muaviye iktidara yönelik siyasal amaçlarını ne pahasına olursa olsun elde etmeye uğraşmış, Siffin’de Hz. Ali’nin vefatı sonrası Şam ve Mısır dışında bütün eyaletler Hz. Hasan’a biat etmişlerdi. Muaviye kendi iktidarı için tehlikeli saydığı Hz. Hasan’ı zehirletmekten de çekinmedi.l Muaviye, Ehli beyte ve Hz. Ali yandaşlarına her türlü eziyeti yaptırmış, camilerde H.z. Ali’ye lanet okutmuş ve kendisinden sonra oğlu Yezid’in halife olmasını sağlamak yoluna gitmişti. H.z. Hasan’ın zehirletilmesiyle Yezid’in önünde en büyük engel olarak H.z. Hüseyin bulunmaktaydı. Yezid ilk iş olarak Medine Valisi ve akrabası Velid’e bir mektup yazarak, özellikle Hz. Hüseyin’in muhakkak kendisine uymasının sağlanmasını, bunu reddederse öldürülmesini emrediyordu. Doğal olarak H.z. Hüseyin’in Yezid gibi bir zalime itaat etmesi mümkün değildi. H.z. Hüseyin, Muhammed Hanefi’nin de tavsiyesiyle 4 Mayıs 680 gecesi, bütün aile fertlerin iyanına alarak Mekke’ye gitti. Ayrıca, Hz. Hüseyin’in Yezid’e biat etmediğini ve Mekke’ye gittiğini öğrenen Kufeliler de Hz. Hüseyin’e elçiler göndererek Kufe’ye davet ile kendisini halife olarak tanıyacaklarını bildirdiler. Bunun üzerine H.z. Hüseyin amca oğlu Müslim’i uygun bir ortam sağlamak için Kufe’ye gönderdiyse de Müslim , Yezid’in adamlarınca yakalanarak idam edildi. H.z. Hüseyin Mekke’den Kufe’ye doğru yola çıktığı sırada Müslim öldürülmüştü. H.z. Hüseyin ve beraberindekiler Kerbela’ya geldiklerinde hem susuz bırakılmış, hem de binlerce kişilik ordu tarafından sarılmış durumdaydılar. Yezid’in Kufe valisi Ubeydullah, H.z. Hüseyin’in geri dönmek, Yezid’le görüşmek veya İslam sınırlarından birine gitmek isteklerinden hiçbirini kabul etmedi. Esasen onun görevi Yezid’in emrini yerine getirmek, yani H.z. Hüseyin’i öldürmekti. Çünkü biliyordu ki H.z. Hüseyin yaşadığı sürece efendisi Yezid’e rahat yoktu. Sözde Müslümanlardan oluşan koskoca bir ordu iktidar uğruna kendi dinlerini kuran Peygamberin torununu ve ailesini katletmeye kararlıydı. Nihayet 10 Ekim 680 (Hicri 10 Muharrem 61) günü Hz. Hüseyin son hazırlıklarını yaptı ve Yezid’in ordusuna yaklaşarak hitap etmek istediyse de, bu anlamlı konuşma Yezid’in ordusunu pek etkilemedi. Çok dengesiz bir şekilde başlayan savaşta H.z. Hüseyin’in 23 süvari ve 40 piyadeden oluşan savaşçıları öğleden sonraya gelindiğinde gittikçe azalmış bulunuyordu.
H.z. Hüseyin de bu az sayıda insanla yaya olarak savaşıyordu. Sonunda Simr’in emriyle her yandan hücum edilerek H.z. Hüseyin Şehit edildi. Sonra çadırlar yağma edildi, hasta olan İmam Zeynel Abidin de öldürülmek istendiyse de engellendi. Bu çirkin savaşın en küçük kurbanı ise daha altı aylık bir bebek olan H.z. Hüseyin’in oğlu Ali Asgar’dı. H.z. Hüseyin tarafından şehit olanlar yetmiş iki kişi idi.
Kerbela olayı yüzyıllara damgasını vurmuş bir tarihsel olaydır. Bu olay o zamanki Müslüman memleketleri halklarını o kadar etkiledi ki Emevi saltanatı kökünden sarsıldı.
Kerbela Olayı İran ve Hicaz’da duyulunca halkta Emevilere karşı büyük bir kin oluştu ve isyan hareketleri baş gösterdi. Yezid’in Mekke ve Medine’ye saldırması ise bardağı taşıran son damla oldu. Özet olarak, camilerde H.z. Ali’ye küfür ettirilmesi, önce H.z. Hasan’ın daha sonra da H.z. Hüseyin ve ailesinin ki Peygamberin soyu onlardan devam ediyordu, acımasızca öldürülmeleri, Emevi Hanedanına karşı muhalif bir düşünsel ve siyasal temeli olan bir harekete yol açtı. Bu harekete H.z. Ali yandaşlığı veya Alevilik demek mümkündür.
Alevilik İsmi Nereden Gelmektedir
“Osmanlılar yeni fethettikleri yerlerin kolonileştirilmesinde tarikatları kullanmışlardır. Osmanlılar tekkeleri Anadolu’nun kırsal kesimlerindeki heteredoks ve kargaşa çıkaran unsurları denetim altına almak için de kullandılar. Bu yörelerde bazı anarşist derviş grupları ortaya çıkmıştı. Abdallar, Torloklar, Işıklar ve daha genel bir isim olan Kalender adıyla bilinen gruptur. Bu grupların kendi dini liderleri, yerel evliyaları vardı. Fakat kısa bir zaman sonra Osmanlı hükümdarlarının baskısı sonucu bu evliyaların hepsi Hacı Bektaş Veli adı altında toplandı.
Bununla birlikte iki farklı grup ortaya çıkmaktadır. Tekkelerde yerleşik hayat süren Bektaşiler ve hala göçebe ya da yarı göçebe olan Kızılbaşlar. Kızılbaşlarla uzun bir süre bir ad verilmemiştir. Kızılbaşlar daha sonraları Alevi adıyla anılmıştır. Kızılbaş bu topluluğun tarihsel adıdır. Bu ad ilk Safevilerin takipçisi olan Köy topluluklarını ve aşiretleri ifade eder. Kızılbaş Kızılbaşlıklı anlamına gelir.
Kızılbaşlara bu ad taktıkları başlık nedeniyle verilmiştir. Kızılbaşlar, on iki yüzü olan kırmızı bir serpuş takarlardı. Osmanlı belgelerinde Kızılbaş “Zındık” ve “Zındık Asi” anlamında kullanılmıştır. Bu aşağılayıcı anlam yüzünden Alevi adı, Kızılbaş’ın yerini almış ve Türkiye’de Heteredoks grupların adı haline gelmiştir. Alevi sözcüğü, bu toplulukların ilahi bir kimlik atfettikleri Ali’ye ibadet etmelerine işaret etmektedir. İran’da Ali’ye ibadet edenleri “Ali İlahi” denmektedir.
Aleviliğin Olgunlaşması ve Yayılması
Osman’ın halifelik dönemi daha önce tohumları ekilmiş bulunan bölünmelerin, problemlerin su yüzüne çıktığı bir dönem olmuştur. Halife Osman’ın yönetiminde akrabalarına yani Emevi ailesine gösterdiği aşırı yakınlık ve valiliklere onları tayin etmesi ve diğer suistimaller ona karşı Irak, Mısır, Hicaz ve Suriye’de yoğun bir hoşnutsuzluk duyulmasına yol açmıştır. Valileri halka kötü davranıyor olmalarına rağmen onları koruyucu bur tutum takınmış, sonuçta Mısır, Basra ve Kufe’den yola çıkan gruplar Halife Osman’ın evini kuşatarak onu öldürmüşlerdir.
Üçüncü Halife Osman’ın öldürülmesi sonrası H.z. Ali’nin halifeliği sahabenin ısrarları üzerine kabul etmiştir. H.z. Ali iç karışıklıkların çok yoğun olduğu bir dönemde ve bu karşılıkları sonlandırmak amacıyla halifelik görevini kabul etmiştir. Daha önce Osman’ın aleyhinde bulunmuş olan H.z. Muhammed’in eşlerinden Ayşe, Talha ve Zübeyr, Hz. Ali’nin halife olması sonrasında onu Osman’ın ölümünden sorumlu tutarak Cemel Savaşı’na yol açmışlardır. Cemel Savaşı Hz. Ali’nin galibiyetiyle sonuçlanmıştır. Hz. Ali bu olaydan sonra Şam’da hüküm sürmekte olan ve kendisine biat etmeyi reddeden Şam Valisi Muaviye’nin sorununu çözmeye gitti. Muaviye H.z. Ali’yi H.z. Osman’ın ölümünden sorumlu tutuyor ve bunun propagandasını yapıyordu. H.z. Ali’nin uyarıları sonuçsuz kalınca H.z. Ali ve Muaviye’nin orduları arasında Sıffin Savaşı başlamış oldu. H.z. Ali’nin ordusu savaşı kazanmak üzereyken, Muaviye’nin yakın adamı Amr İbn-ül As’ın askerlerin mızraklarının ucuna Kur’an sayfalarını bağlatarak “Allah’ın Kitabı sizinle bizim aramızda hakem olsun” diye bağırılması sonucu H.z. Ali’nin ordusu saldırıyı durdurdu. Bu şekilde Amr’ın hilesi işe yaramış ve iki taraftan hakemler seçilmiş, bir sonuca ulaşılamamıştır.
Bu şekilde Emevi hükümdarı Muaviye iktidara yönelik siyasal amaçlarını ne pahasına olursa olsun elde etmeye uğraşmış, Sıffin’de Hz. Ali’ye yenileceğini anlayınca hileye başvurmuş ve H.z. Ali’nin vefatı ile Emevi saltanatını kurma amacına ulaşmıştır. Muaviye kendisinden sonra oğlu Yezid’in Halife olmasını sağlamaya çalışıyordu.
Yezid ilk iş olarak Emeline valisi ve akrabası Velid’e bir mektup yazarak özellikle Hz. Hüseyin’in muhakkak kendisine uymasının sağlanmasını, bunu reddederse öldürülmesini emrediyordu. H.z. Hüseyin, Muhammed Hanefi’nin de tavsiyesiyle 4 Mayıs 680 gecesi bütün aile fertlerini yanına alarak Mekke’ye gitti. Ayrıca H.z. Hüseyin’in Yezid’e biat etmediğini ve Mekke’ye gittiğini öğrenen Kufelilerde Hz. Hüseyin’e elçiler göndererek Kufe’ye davet ile kendisini halife olarak tanıyacaklarını bildirdiler.
Hz. Hüseyin ve beraberindekiler Kerbela’ya geldiklerinde hem susuz bırakılmış, hem de binlerce kişilik ordu tarafından sarılmış durumdaydılar. Yezid’in Kufe valisi Ubeydullah Hz. Hüseyin’in geri dönmek, Yezid’le görüşmek veya idam sınırlarından birine gitmek istediklerinden hiçbirini kabul etmedi. Esasen onun görevi Yezid’in emrini yerine getirmek yani Hz. Hüseyin’i öldürmekti.
Nihayet 10 Ekim 680 günü Hz. Hüseyin son hazırlıklarını yaptı ve Yezid’in ordusuna yaklaşarak hitab etmek istediyse de, bu anlamlı konuşma Yezid’in ordusunu pek etkilemedi. Yapılan savaşta H.z. Hüseyin şehit edildi.
Kerbela olayı yüzyıllara damgasını vurmuş bir tarihsel olaydır. Bu olay o zamanki Müslüman memleketleri halklarını o kadar etkiledi ki Emevi saltanatı kökünden sarsıldı. Kerbela olayı İran ve Hicaz’da duyulunca halkta Emevilere karşı büyük bir kin oluştu ve isyan hareketleri baş gösterdi. Yezid’in Mekke ve Medine’ye saldırması ise bardağı taşıran son damla oldu. Özet olarak, camilerde H.z. Ali’ye küfür ettirilmesi, önce Hz. Hasan’ın daha sonra da Hz. Hüseyin ve ailesinin ki Peygamberin soyu onlardan devam ediyordu, acımasızca öldürülmeleri, Emevi Hanedanına karşı muhalif bir düşünsel ve siyasal temeli olan bir harekete yol açtı. Bu harekete H.z. Ali yandaşlığı veya Alevilik demek mümkündür.
Alevilik Nasıl Ortaya Çıkmıştır? Bir Mezhep midir? Siyasi Bir Fırka mıdır?
Alevilik ne bir fırka ne de bir mezheptir. Ali’nin önderliğinde yürütülen ve esasen İslamiyet’ten ayrılmayan bir tarikattır. Olayın tarihi seyrine bakıldığında Aleviliğin bir tarikat olmasını şöyle açıklayabiliriz:
“Timur Osmanlı Sultanı Yıldırım Bayezid’i yendikten sonra Anadolu’dan aldığı otuz bin kadar esiri İran’a götürmüştü. Bunları Erdebil’e yerleştirmişti. Bunlar zamanla Erdebil Şeyhi olarak bilinen Şeyh Ali’ye intisap ettiler ve ondan tarikat dersi aldılar. Bir süre sonra Timur anasına ziyarete gittiği Erdebil Şeyhi’nin kendisinden bir arzusu olup olmadığını sorduğunda şeyh: “Hiçbir dileğim yok, sadece Anadolu’dan esir olarak getirmiş olduğun Türkleri serbest bırakmanı istiyorum” dedi. Timur, şeyhin bu arzusunu memnuniyetle kabul etti ve onları serbest bıraktı. Bu esirler, bu vesile ile şeyhe olan muhabbetlerini aşırı derecede ziyadeleştirdiler. Şeyhin bu sahibelerinin bir kısmı Anadolu’ya döndü, bir kısmı da Erdebil’de kaldı.
Erdebil Şeyhi, Anadolu’ya dönen bu müritleriyle alakasını devam ettirdi. Erdebil Şeyhi’nin tarikatında “H.z. Ali muhabbeti” esas alındığı için, bu tarikata devam edenler H.z. Ali sevgisi ile tamamen boyandılar. Bunlara bu vasıflarından dolayı Alevi denildi.”
Alevi İnanışına Tesir Eden Cereyanlar
“Alevi düşünceye özellikle etkili olan cereyanların başında Batinilik gelir. Batinilik en genel şekliyle, Kur’an-ı Kerim’in bir zahiri bir de batın yüzü vardır; Kur’an-ı Kerim’in batin yüzünü bilen bu anlayış seviyesine ulaşan biri için, artık onun zahirine uyma gereği kalmaz inancını savunmaktadır. Bu şekliyle batinilik genel bir ifadedir. Bu bakımdan, bu inancı benimseyen kimselere, hangi mezhepten, hangi meslekten olursa olsunlar, batini denir.
Alevi inanışına tesir etmiş akımlardan biri de Hurufiliktir. Aslında Hurufilik, 14. yüzyılda Esterâbadlı Fazlallah tarafından kurulmuş uydurma bir tarikattır.
Hurifiliğin temel inancı Fazlallah’ı Allah tanımaktır. Onlara göre dünyada üç devir vardır; Nübüvvet, İmanet ve Uluhiyyet. Nübüvvet, H.z. Peygamber ile kemalini bulmuş ve tamamlanmıştır. İmanet, Hz. Ali ile başlamış ve On iki İmam’ın on birincisi olan Hasan el Askeri ile bitmişti. On ikinci İmam Mehdi kaybolunca Fazl’ın zuhuru ile Uluhiyyet devri başlar. O son zuhurdur. Varlığın zuhuru sesledir. Sesin ve sözün aslı harftir.”
Alevilikte Ahlaki Hayat
Türkiye’deki Alevi zümrelerinin değişmeyen ahlaki kuralı “Eline – Diline – Beline Sahip Olmak” ve bunu her hal ve şartta yerine getirmektir. İkrar verme kurbanında talibin veya musahibin beline bağlanan yünden örülme tiğ-bend adlı kuşağa üç düğüm vurulur. Bunlar “Allah – Muhammed – Ali” için olduğu gibi “Eline – Diline – Beline” sağlam olmanın, kendine güvenin de simgesidir.
Ayrıca Alevi-Kızılbaş topluluklarında sıkça rastlanan ve üzerinde durulan bazı ahlaki yasaklar vardır:
Birden fazla kadınla evlenmek. Bir Kızılbaş karısı ölmedikçe veya meydan kararıyla boş sayılmadıkça başka bir kadınla evlenemezdi.
Meydandan karar olmadıkça boşanmak veya boşamak.
Zina.
Adam öldürmek, hırsızlık.
Yalan söylemek.
Sırrı ifşa etmek yani meydanda gördüklerini, dedenin gizli tutulmasını, anlattığı şeyleri...
Kızılbaş olmayanlarla evlenmek.
Pir ve Ocak hakkını ödememek
|