Alıntı:
Gerçek Mesajı Gönderen corpadin
Sen bu şekilde kullan. Daha iyisi yoktur bunun, kendime güveniyorum. Paragraf başına dikkat et. Onları da yaptım ama sistem kabul etmedi.
|
saol tmm oldu bir iki şey daha istiyim aşagıdakininde imlalarını yapar mısın
KİŞİLERİN TANITILMASI
Süreyya: Suad’ın kocası. Saadeti deniz kenarında bir yalıda arayan bir adam her şeyi pek fazla dert edinmeyen, bu nedenle de eşi Suad’ı ihmal eden bir gençtir. Hiçbir art düşüncesi olmadığı için, Necib’i tuttuğu yalıya çağırarak günlerce konuk eder. Süreyya, yazar tarafından ayrıntılı işlenmemiş, yalnızca yasak aşka yol açacak gelişmeleri anlatabilmek için araç olarak kullanılmıştır. Yasak aşkın yeşermesine, Süreyya’nın bağda sıkılması, deniz kıyısına gitmek istemesi, Necib’i ısrarla yalıya çağırması yol açmıştır.
Suad: Süreyyanın karısı ince ve hassas bir kadındır. Kocasına taparcasına bağlı onun bir dediğini iki etmeyen yaşamını kocasının isteklerine göre ayanlaran kadındır. Klasik batı müziğini sever ve piyano çalar. Necip ve suad aşık olmuşlardır. Suad evlilik dışı bir aşk ilişkisi düşünmemektedir ancak kendi duygularının eline bırakmak yaşamla kendi arasına giren akıl ve mantıktan uzaklaşamk istemektedir. Suad romanda ruh dinginliğine açık bir ruhsal yapı içindedir.
Necip: Süreyya’nın hala çocuğu. Otuz yaşlarında,genç,yakışıklı ve zarif bir adam. Tanıdığı kadınlar arasında istediğini bulamayan ve evlenmekten kaçan dürüst biri. Romanın başında beyoğlunda gece yaşamına iyice dalmış fakat yalıya gidip geldikçe diğişmeye başlıyor. Suadla birlikte aile yaşamını özlemeye başlamıştır. Necip trajik çatışmalar yaşar.
Hacer : süreyyanın kız kardeşi. Neşeli eğlenceyi seven kocasına ilgisiz , Neciple’le gönül eğlendiren kıskanç ve dedikoducu biridir.
Fatin: hacer’in kocası . kendi halinde , yemeğe ve paraya düşkün bir adam.
Romandaki diğer kişiler : Süreyyanın beyfendi ve hanım efendi diye anılan annesi ve babası ve dadı olayın gelişmesinde pek rolleri yoktur.
BİDE ŞU AŞAGIDAKİ TASVİRLER OLMUŞ MU VASVİR MAR MI NE ŞEKİLDE DİYODU AŞAGIDAKİLERDE TASVİR VAR MI OLMUŞ MU
EYLÜL ROMANINDAKİ TASVİRLER
Eylül romanında çok sayıda tasvir vardır. tasvirlerden örneklere aşağıda yer verilmiştir;
Mekan tasviri
Mayıs sabahı,Bentler yolculuğu üçüne de bir seyehat hayalinin şiir ve sarhoşluğunu verdi. Sabahın tazeliği Mayısın son günlerinde yeşillik bolluğa ve yolun etrafındaki çayırların, bağların henüz rüzgarsız serin havadaki deprentisizlik içinde yayılmak için soluk bekleyen kokuları arasında gittikleri yeşil gölgeler , daha ilerledikçe ormanlar, kocaman ağaçların birbirine sarılmış dalları, uzakta birikmiş gölgeleriyle yeşil birer karanlık halinde görünen koruların gögüsleri, hep bu sessizlik bu tenhalık, bu parlak durgunluk içinde şurada burada oynayan ışık parıltıları arasında kuşların havada süzülen şakımaları , arabadan indikleri vakit içinde kaybolacaklarmış kuruntusunun verdiği korku hissi ile büyük orman, nihayet havuzlar, insana birer korku ürpermesi ile hayattaki bağlara yakınlaşmak duygu ve ihtiyacı veren görkemli havuzlar ve sonra dönüş…
Ruh tasviri
Duygularına yenik düşüp giderken , arada bu bir uyarı işareti oluyordu kendide hissetiyordu ki, bu yapılan şey ne denirse densin, nasıl süslenirse süslensin iyi bir şey değildir; işte kendini engellemekle bunun çirkinliğinden ruhunu kurtaramıyordu. Süreyyanın bu nazarları altında dayanma gücünü sevgisini koruyamıyor,onların lekeli ne yararlı olduğunu saklayamıyordu. Evet bu kadar iyi niyetle, o kadar yüksek emelle beraber boyuna iyi bir şey olarak görünemiyor, kalbine bir ezginlik, bir çekingenlik getiriyordu.
Eylül ayının aşk tasviri
Eylül! Esef ve hasret ayıdır. İçine birkaç günlük kış hücümundan acı düştüğü için, insan o güzel havaların, devamlı yazın artık geçtiğini anlayıp esef eder ve hasret çeker…
Kendi hayatı da böyle değil miydi? Son günlerin güzelliğinden sonra şimdi yine imkansızlığa, üzüntü ve sıkıntıya düşmemiş miydi? Tıpkı şimdi düştüğü gibi, yaz farkına bile varmadan,nasıl elindeki mutluluğu kaçırıp ilk kış hücumuyla üzülüyorsa, oda demin anlayıp, eski günlerin özlemini çekmemişmiydi? Hayata yeni baştan başlamak arzusu, bugün tekrar yaz olsun emeli gibi bir şey değil miydi? Bir yıldır onu yıkan endişerin, acıların olduğunu artık iyice anlıyor “ işte benim Eylülüm!” diyordu.
Eylül! Henüz renk ve güzel kokular bitmemiş, fakat baharın bol renkleri hissedilmez şekilde kaybolmuştu. Bu kayboluşta geri gelmek ister bir eda vardı ama, bu boş acı hırçın bir eda idi ve buna rağmen baharın rengi soluverdi. Artık uyanmış, tabiatın ruhunu görüyordu; ve şimdi hava ne kadar güzel olsa , o bir iki güzel günün verdiği acılıkla, bu güzel havaların ne kadar geçici; bu renk ve güzel kokuların ne kadar vefasız, ne kadar ele avuca sığmaz, elde iken kıymeti bilinmemiş öylece harcanmış bir hazine olduğu nu acı acı görüyordu. İşte artık ne bir çiçek kalmıştı, nede güzel bir koku … Artık sabırda kalmamıştı hepsi çürümüştü. Önce yağmur yağsa umursamazlardı, yağmurdan sonra yeni bir hayat, yeni bir tazelik gelirdi. Şimdi ise … işte yağmur, işte kış her şeyi çürütüyordu. Her şeyi…
Evet her şey çürüyor her şey … insanlar çürümeyecekler mi? Eylülde , sanki bahara hasret çeken üzüntülü bir tazelik sanki üzerine çöken kışa, kendini mahvetmek isteyen sonbahara rağmen devam etmek, yine bahar olmak mücadelesi vardır; fakat bunun için muhtaç olduğu şeylerden mahrumdur ve kendisinde de dayanmak gücü kalmamıştır, tabiat bunu anlamış gibi acı bir düşünceyle üstüne çöken ıssızlığın, matemin altında ezilerek bir düşünceyle üstüne çöken ıssızlığın, matemin altında ezilerek durur. Ne kadar uğraşırsa uğraşsın , ne kadar dayanabilirse dayansın kışın galip geleceğini , artık her şeyin, her ümidin bittiğini buna dayanmak lazım geldiğini anlamktan doğan bir gücsüzlükle ağlar … Ne ne de güzel koku … işte yapraklar ölüyor … Rüzgar insafsız, yağmur inatçı; her şey çürüyor oh!... Her şey çürüyor …
O zaman eylül kendine, tabiatta ilk yılgınlık ayı, ölümlülüğü ilk hissetme ayı, ilk faydasız ve acı dolu mücadele arzusu gibi hayatın ne olduğunu anlayıp, farkına varılmadan geçen güzel geçmişin özlemiyle, ilk boynu bükülen ay gibi göründü